BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

CAMİYE GELİN

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

Alperen

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

Mühür

Mi'rac Gecesi 9

Mi'rac Gecesi 9

Tarih 02 Şubat 2020, 16:10 Editör HÜSEYİN NECATİ

Bu akşam bir çok mutluluklar bir arada bulunacak. Receb'in 26'sını 27'sine bağlayan akşam olduğu için Mi'rac kandilidir, kandil gecesidir, mübarektir. Perşembeyi cumaya bağlayan gece olduğu için, zaten her hafta mübarektir. Perşembeyi cumaya bağlayan gece için Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

ALEMLERİN RABBİNİ MÜŞAHEDE

Ezü billâhi mineş-şeytànir-racîm.

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâhi hakka hamdihî ves-salâtü ves-selâmü alâ hayra halkıhî seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn. Emmâ ba'd:

a. Gecelerin Hayırlısı

Aziz ve sevgili ve değerli kardeşlerim!

Bu akşam bir çok mutluluklar bir arada bulunacak. Receb'in 26'sını 27'sine bağlayan akşam olduğu için Mi'rac kandilidir, kandil gecesidir, mübarektir. Perşembeyi cumaya bağlayan gece olduğu için, zaten her hafta mübarektir. Perşembeyi cumaya bağlayan gece için Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

"--Gecelerin en hayırlısı cuma gecesidir, günlerin en hayırlısı cuma gündüzüdür."

Cuma mü'minin bayramıdır, kesinlikle çok değerlidir, nurludur. Cuma geceleri ve gündüzleri, çok feyizlerin, ikramların içinde yer aldığı geceler ve gündüzlerdir. Her ne kadar sırf cuma günlerini ihyâ edeyim diye bir çalışma doğru olmazsa da, bütün geceleri derli toplu geçirmeğe çalışmakla beraber, özellikle cuma gecelerinde, onun cuma gecesi olduğunu unutmamak, cuma gündüzü olduğunu unutmamak lâzımdır.

Cuma gecesi teheccüde kalkmağa çok gayret edin, çünkü hadis-i kudsî vardır: Gecenin üçte ikisi geçtiği zaman, sahur vakitleri geldiği zaman, Allah-u Teâlâ Hazretleri kullarına geceleyin kendisi seslenir. Göğün kapıları açılır, Allah-u Teâlâ Hazretleri kullarını kendisine davet eder:

"--Yok mu içinizden benden mağfiret isteyen? İstesin, mağfiret edeceğim. Yok mu benden bir talebi olan? Taleb etsin, vereceğim. Yok mu benden şunu isteyen, bunu isteyen!" diye fecr-i sadıkın, yâni sabah vaktinin gelişine kadar, yâni imsak kesilinceye kadar böyle seslenir durur.

Cumanın gündüzlerinde de salât ü selâmı çok etmeyi, Peygamber Efendimiz'e çok salavat getirmeyi, Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde buyurmuşlardır.

Şimdi bu mübarek gece, bu güzel gece burada topluca elimize geçmiş bulunuyor, Allah'a hamd ü senalar olsun... Günahlardan, haramlardan uzak kendi başımıza toplandığımız şu yerde bu geceyi hayırlı, feyizli, verimli, sevaplı geçirmeyi Allah bizlere nasib eylesin... Fırsat vardır elimizde, tatilde gibiyiz, hazırlıklıyız; elimizde imkânlar güzeldir, geniştir.

Biliyorsunuz günlerin özelliği, saatlerin, zamanların güzelliği onlardan istifade eden insanlara göredir. Şimdi biz buraya koşarak geldik, ıslandık. Dışarda fırtınalı güzel bir yağmur yağıyor, yağmur rahmettir. Onun için bizde yağmur yağıyor demezler, rahmet yağıyor derler. Ve bazı zamanlarda yapılan dualar makbuldur diyor Peygamber Efendimiz SAS: Meselâ, ezan ile ikàmet getirme arasındaki zamanda dualar makbuldur... Meselâ, müslüman ordusu kâfir ordusuyla karşılaştığı ve iki saf birbirleriyle çatıştığı zaman yapılan dualar makbuldur... Meselâ, yağmur yağdığı zaman yapılan dualar makbuldur... Yâni, duaların makbul olduğu bir güzel zaman olmuş oluyor.

Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi gàfillerden, istifade etmesini bilemeyenlerden, mahrum bırakılanlardan eylemesin... Çünkü Ramazan gelir geçer, bazı insanlar mahrum olur; cumalar gelir geçer, bazı insanlar mahrum olur; ömür gelir geçer, bazı insanlar mahrum olur... Yâni o ahiret mahrumiyeti çok kötü bir mahrumiyettir; Allah bizi öyle mahrum olanlardan eylemesin... Gecemiz ve geceniz, Mi'racınız kutlu olsun, mübarek olsun... Allah sevdiklerinizle beraber, yâni evlâtlarla, anne babalarla, dostlarla, ahbablarla beraber nice nice mübarek günlere, gecelere sıhhat ve saadetle ulaşmayı nasib eylesin...

Abdullah ibn-i Abbas ümmetin fakihlerinden, büyük alimlerinden bir büyük zat... Ona üç soru sorulmuş, üç cevap vermiş. Bunu nakletmişler Hazreti Ali Efendimiz'e... İbn-i Abbas RA'a sorulmuş:

"--Günlerin en hayırlısı hangisidir?" diye.

O da buyurmuş ki:

"--Cuma günüdür."

Tamam, demin söyledik.

"--Ayların en hayırlısı hangisidir?" diye sormuşlar.

"--Ramazan ayıdır." demiş.

"--Amellerin hayırlısı hangisidir?" demişler.

"--Vaktinde kılınan beş vakit namazdır." demiş.

Abdullah ibn-i Abbas bu üç soruya böyle cevap verdi diye Hazret-i Ali Efendimiz'e anlatmışlar. O de demiş ki:

"--Tamam, güzel söylemiş, doğru söylemiş. Mağrible maşrikın arasındaki alimler toplansalar, bu İbn-i Abbas RA'ın verdiği cevap gibi cevabı veremezler; bu soruların doğru cevabı bu... Yalnız ben buna rağmen derim ki: Günlerin en hayırlısı Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne onun senden razı olduğu bir şekilde kavuştuğun gündür." demiş.

İşin sonucu olmuş oluyor, yâni neticesi olmuş oluyor. Allah'a kavuşuyorsun, o seni seviyor ve senden razı olduğu bir şekilde sen ona kavuşuyorsun; günlerin en hayırlısı budur. O güzel tabii, o asıl bayramdır, asıl güzel düğündür. Mevlânâ Hazretleri'nin söylediği gibi, düğün gecesidir, şeb-i arus'dur. Vefat edeceği gecenin ismini önceden öyle vermiş kendisi hayatında... "Benim öleceğim gece düğün gecesidir." demiş, Rabbine kavuştuğu için...

"Ben öldüğüm zaman benim arkamdan ağlama! Benim tabutumu gördüğün zaman vah vah deme, yazık deme!" vs. diye şiiri var gayet güzel. Tabii bize de Allah-u Teâlâ Hazretleri sevdiği ve razı olduğu kul olarak huzuruna varmayı, görmeyi nasib etsin, o devlete nail eylesin...

b. İsrâ: Mekke'den Kudüs'e Gidiş

Şimdi bu gece Mi'rac kandili olduğu için, bu gün size bu Mi'rac kandili ile ilgili bilgiler vermeyi düşündüm, eski planladığım şeyleri bırakarak. Bir tanesi, elimdeki şu anda mevcut kitaplardan seçerek bulduğum hadisi şeriflerden bir tanesi Sahîh-i Müslim'de mevcut olan uzun bir hadisi şeriftir. Üç sayfa süren sahih bir hadisi şeriftir. Sahih demek sıhhatli demek, yâni hastalıklı değil, kusurlu değil. Sıhhatli olması çok önemlidir, sıhhatli olmayan sözleri söylemek vebaldir İslâm'da... Doğruyu söylemek lâzım, sıhhatli sözü söylemek lâzım; sıhhatsiz, hasta, yamuk, bozuk söz söylememek lâzım! Rivayet yoluyla da olsa, sözün doğrusunu söylemek lâzım!..

Onun için, bu kitapları bu yağmurlu havada severek taşıdım. Çünkü, Peygamber Efendimiz'in hadisi şerifleridir. Bu Râmûzül-Ehâdîs bizim Tekkemizin hadis kitabı, Gümüşhaneli Efendimiz'in, iki cilt; orada üç tane hadis var, bir tane de burda hadis var. Şimdi bu kısalardan önce başlayalım, ondan sonra uzunları anlatmağa geçeriz.

Biliyorsunuz bu Mi'rac hadisesi aslında İsrâ ve Mi'rac hadisesidir. Kur'an-ı Kerim'den bu işin delili İsrâ Sûresi'nde vardır, Necm Sûresi'nde vardır.

İsrâ Sûresi'nde tarfetül-ayn'de, bir göz yumup açıncaya kadarki kısa bir zamanda, ikrâm-ı ilâhî olarak, mucize-i nebeviye olarak Mekke'den Kuds-ü Şerif'e gitmesi vardır. Ayet-i kerimede buyuruyor ki Rabbimiz, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Sübhànellezî) "O Allah ki her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâtın, kudretin, güzelliğin sahibidir. (esrâ bi-abdihî leylen) Geceleyin kulunu götürdü. Nerden? (minel-mescidil-harâm) Mescid-i Haram'dan götürdü."

Mescid-i Haram neresidir? El-Mescidil-Haram, Kâbe'nin etrafındaki mesciddir. Ortasında Kâbe olan o büyük mesciddir, mübarek mesciddir. Hacıların, umrecilerin gittikleri mesciddir.

"Mescid-i Haram'dan, (ilel-mescidil-aksâ) Mescid-i Aksâ'ya..." Bir gecede Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya kulunu götüren Allah, her türlü noksandan münezzeh, her türlü kemâlâta sahiptir. Yaptığı, gösterdiği bu büyük hadise de, şâyân-ı taaccüb, hayret edilecek bir hadisedir. Çünkü, sübhan sözü hayret edilecek olaylarda söylenilir. Sübhânallah, şaştım yâhu mânâsına gelir.

(Ellezî bâreknâ havlehû) "Etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya..." Evet, Kudüs mübarektir, adı da Kudüs'tür, kutsal şehirdir, peygamberler diyarıdır. (li-nüriyehû min âyâtinâ) "O Muhammed-i Mustafâ SAS'e olağanüstü birtakım müşahedeleri, birtakım şeyleri ona göstermek için, biz ona gösterelim diye... O muazzam, enteresan görülecek, müşahede edilecek şeylerin bir kısmını göstermek için..."

Tabii görülecek şeyler bitmez, sonsuzdur. Min âyâtinâ, ayetlerinden bir miktarı demek. Tabii hepsi değil, çünkü Allah'ın ayetlerinin hepsi zaten bitmez, tükenmez, sonsuz ama; Mi'rac gecesinde Peygamber Efendimiz pek çok olağanüstü haller görmüştür. Demek ki o gördüğü ayetler, olağanüstü olaylar Mi'racdır ama; bir gecede Mekke'den Kudüs'e gitmek o da, çok olağan üstü bir mucizedir.

Şimdi bu, ayet-i kerimeyle böylece anlatıldığı için, inanmak farzdır, inkâr eden kâfir olur. Bunun böyle olduğuna, başta dine ve Peygamber Efendimiz'e en çok itiraz eden müşrikler şahittir. Allah Allah, müşrik nasıl şahit oluyor bu işe?.. Kendilerine anlatıldığı zaman itiraz ettiklerinden şahit oluyorlar, istemeyerek şahid oluyorlar. Gelmişler, Ebubekr-i Sıddîk Efendimiz'e:

"--Gördün mü senin arkadaşının bu sefer dediğini?.."

"--Ne demiş?"

"--Güya bu geceleyin yâni geçtiğimiz gece Mescidi Haram'dan Kudüs'e gitmiş, ordan da göklere çıkmış; gördün mü söylediği saçma şeyi şimdi?.." diye söylediler.

Ebubekr-i Sıddık ciddîleşti, kaşlarını çattı kendini toparladı. Sıddîkıyyet makamında büyük zat... Yâni bir hatalı söz insanı cehennemin çukurlarına uçurur götürür; bir söz de insanı cennete sokar. Cehenneme sokan söz nedir?.. Herhangi bir küfür sözünü söylediği zaman cehenneme gider. Edebe aykırı bir söz söylediği zaman, uçar gider uçuruma; "Cuvvvv..." diye yetmiş sene, seksen sene aşağı doğru gider.

Bir gün Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

"--Yetmiş senedir cehennemin dibine doğru uçmakta olan taş, şimdi dibine değdi, pat diye..."

Biraz sonra haber geldi, müşriklerden bir tanesi yetmiş yaşında gebermiş. Haa, hayatı boyunca demek ki cehenneme uçmaktaydı o, küt dibini buldu ölür ölmez.

Şimdi, itiraz ettiler. Ebubekr-i Sıddîk Efendimiz ciddîleşti... Akıllı insanın hali başkadır. Muhterem kardeşlerim, şunu her yerde söylüyorum: İyi dindarlık akıllı insanların işidir, aptal insanların iyi dindarlığı olmaz. Akıl işidir, gözünü açmak işidir, dikkat etmek işidir, ne yapacağını bilmek işidir. Ne yapacağını bilmeyen günaha düşer ve derecesi kaybolur. Akıllı olmak lâzım, aptal olmamak lâzım, şaşkın olmamak lâzım, gözünü açmak lâzım!..

Onun için, bizim Nakşî Tarikatımızda birinci prensip, huş der dem prensibidir. Farsça bir tabirdir bu. Ne demek: Her anda şuurlu olmak demek, hiç uyumamak demek. Dikkat et yahu, uyuma deriz. Hani arabayı kullanıyorsa arkadaşımız, ne yapıyorsun yahu deriz, çarpacaksın deriz, dikkat et deriz. Bir an gaflete gelmez, her an şuurlu olmak...

Şimdi, hoşuma gidiyor Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'in davranışı, ilk önce sordu:

"--Yâhu bu sözleri Muhammed-i Mustafa SAS hakîkaten söyledi mi, siz gene bir oyun mu çeviriyorsunuz? Böyle bir şey söyledi mi hakîkaten?.."

"--Vallah söyledi."

Haa, bak, demek ki şahid oluyorlar. Demek ki, Peygamber Efendimiz'in böyle bir şeyi onlara anlattığına ister istemez, farkına varmadan şahit oluyorlar, yakalandılar, şahitlik ediyorlar. Ebu Bekri Sıddık Efendimiz gayet sakin dedi ki:

"--O söyledi mi gerçekten?"

"--Söyledi." dediler.

"--O söylediyse doğrudur." dedi.

Yâni, siz yalan kıvırtmıyorsanız, bir oyun yapmıyorsanız ey müşrikler, kâfirler, hakikaten söylemişse, öyledir. "Çünkü, biz ondan zaten her zaman nice öyle olağanüstü olaylar görüyoruz. Sadece sizin bu söylediğiniz değil ki, Rasûlüllah Efendimiz'in her hali mucize." dedi.

Parmağını su tasının içine koyuyor, ordunun içindeki herkes su tasından su alıyor, su bitmiyor; abdest alıyorlar, hayvanlarını suluyorlar, içiyorlar... Bir tastan bir orduyu suluyor, bir on kişilik yemekten şu kadar yüz insanı doyuruyor. Allah ona bu kabiliyeti vermiş.

Gelenler kızdırdılar bir keresinde Peygamber Efendimiz'i... Falanca kabileden grup halinde gelmişler, edebe aykırı tavırlar içinde karşısına geldiler Peygamber Efendimiz'in... Onların edepsizliğine sinirlendi, "İsterseniz size yolda neler konuştuğunuzu bir bir söyleyeyim?" dedi. "Sen şuna söyle dedin, sen ona öyle dedin, sen ona böyle dedin, sen ona öyle dedin..." dedi. Hadi, apışıp kaldılar, şaşırıp kaldılar. Yolda daha, Mekke'ye gelmeden konuştuklarını bir bir söyledi. Neden?.. Rasûlüllah Efendimiz olduğundan, Allah'ın elçisi olduğundan.

Namaza durduğu zaman, arkasını da görürdü. Uyuduğu zaman, uykusu uyku gibi değildi. Bu tarafa baktığı zaman, arkasında olanı da görürdü. Başka insanlarda olan durum değil, başka bir durum yâni...

Peygamber SAS'in etrafına toplandılar. Yâni inkâr tabiatlarında var, ama bunda da hikmet var, onların inkârları bize iman oluyor. Bizim yanımıza geliyor, bizim imanımızı kuvvetlendiriyor elhamdü lillâh. Onların inkârlarından bizim imanımız besleniyor.

"--Sen yâni burdan Kudüs'e mi gittin? Söyle bakalım Mescid-i Aksâ'nın kaç tane kapısı var, kaç tane penceresi var?.." diye başladılar sıkıştırmağa...

E Rasûlüllah Efendimiz, düşünün ki bir gecede Mekke'den kaldırılmış, Kuds-ü Şerif'e götürülmüş; o insanın duygularını biraz anlamağa çalışın. Yâni kapıya, pencereye mi bakar, kapı pencere mi sayar öyle bir insan?.. İnsanın gözü bir şeyi görmez yahu, etrafı görmez; heyecandan, sevincinden uçar, ne yapacağını şaşırır.

Tabii üzüldü. Soru sordular, şimdi cevap da veremiyor, yalan sanacaklar. Allah-u Teâlâ Hazretleri gözünün önüne Mescid-i Aksâ'yı getirdi; "Şu kadar kapısı var, bu kadar penceresi var..." diye başladı söylemeğe.

Gözünün önüne getirdi Allah-u Teâlâ Hazretleri. Neden?.. Çünkü Allah bir kulu sevdi mi, o kul Allah'la görür. Hadis-i kudsîde böyle bildiriliyor, "Benimle görür." diyor. Allah'la görmek işte öyle olur, Mekke'den Kudüs'ün pencerelerini sayar.

Sonra, "Başka delilin var mı?" dediler. "Var..." dedi Peygamber Efendimiz... Kuds-ü Şerif'e giderken, aşağıda bir kervan gidiyormuş; kimin kervanı olduğunu görüyor Peygamber Efendimiz. Kervan gidiyor, kervandan develerin bir tanesi ayrılmış, onu arıyorlar. Rasûlüllah Efendimiz yukardan devenin nerde olduğunu kuş bakışı görüyor. Aşağıdakiler görmüyorlar; inişler çıkışlar, kumlar, vadiler, çöl veya dağlık arazi... "Şu tarafa gidin, şu tarafta!" diye onlara devenin yerini göstertti.

Allah işte çıkartıyor bu olayları karşısına. Yâni, kimse inkâr edemesin diye. "Delilin var mı başka?" deyince, dediki Efendimiz:

"--Tamam, var delilim: Filancanın kervanı geliyor Mekke'ye doğru, develeri kaybolmuştu. Ben yukarıdan devenin nerde olduğunu gördüğümden, onlara şurasıdır, şurasıdır diye devenin yerini gösterdim, buldular develerini."

"--Tamam, gelsin kervan sorarız." dediler.

Kaydettiler öyle. Kervan kaç gün sonra geldi Mekke-i Mükerreme'ye. Dediler ki:

"--Yolda deveniz kayboldu mu?"

"--Kayboldu."

"--Nasıl buldunuz?"

"--Vallah bir ses duyduk, şuradadır dediler; gittik, orada deveyi bulduk." dediler.

Bunları niçin anlatıyorum?.. Müşriklerin sorgu suali, bizim bu hadiseyi başka türlü yorumlamamıza meydan bırakmıyor. Acaba rüya mı gördü, acaba hayal mi?.. Rüyayı herkes görüyor, bunun bir olağanüstü tarafı yok. Rasûlüllah Efendimiz'i görenler var, cenneti görenler var, cehennemi görenler var, mahşeri görenler var... Rüyada herkes bir şeyler görüyor, kan ter içinde kalkıyor.

--Hayrola geçmiş olsun ne oldu, hasta mısın?

--Yoo, mahşer gününü gördüm, hesaba çekiliyormuşum, kan ter içinde kaldım.

Kalırsın ya... Rüyasından kan ter içinde kalırsan, hakikisinde kimbilir ne olacak? Allah hesabı kolay olanlardan, bigayri hisab cennete girenlerden eylesin...

Görüverdi ama, Peygamber SAS Efendimiz'in Mekke'den Kudüs'e gittiği ayetle sabit, Allah şahid kâfi...

(Ve kefâ billâhi şehîdâ) Allah söyledikten sonra biz başka şahid aramayız ama; kâfirler her şeyi inkâr ettiğinden, Allah başka deliller de koyuyor ortaya.

Eskiden inkârcılara dehriyyun derlerdi. Dehrî, yâni ateist, inkârcı demek bizim eski kitaplarda. Bizim acemi mollalardan birisiyle kapışmışlar, dehriyundan böyle her şeyi inkâr eden ayyaş sarhoş birisi... Var böyle filozof tipli inkâr eden insanlar; her devirde var, inkâr ediyorlar. O da diyormuş ki:

--(Kàlellahu teâlâ fî kitâbihil-kerîm) "Allah şöyle buyuruyor kitabında..."

Ötekisi de şöyle bir nefes almış demiş ki:

--Yâhu, men özünü inkâr edirem, sen bana sözünü dirsen.

Yâni, "Ben Allah'ın kendisini inkâr ediyorum, sen bana ikide birde sözünü söylüyorsun." demiş. Tabii bu gibi insanlara başka delillerle cevap vermek lâzım, inkâr ediyor çünkü. Onun için, Allah başka delillerle gösteriyor, iş aşikâre oluyor.

c. Cennetteki Köşkler

Hadis-i şerifler var... Tabii ben hadisi şeriflerin sahihlerini, Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim kıymetli hadis kitapları; onları onun için getirdim. Fakat önce bu bizim tekkemizin hadis kitabından, okuyayım. Teberrüken okuyorum, yâni meclisimiz Rasûlüllah Efendimiz'in sözüyle şenlensin, mübarek olsun, meclisimize rahmet yağsın diye okuyorum. Yoksa dümdüz kendim başka şeylerle buldozer gibi kırıp, geçirip, döküp giderim ama; Efendimiz SAS, Enes RA'den, Deylemî'nin ve diğer kaynakların rivayet ettiğine göre diyor ki:

(Raeytü) gördüm. (leylete üsriye) benim İsrâ mucizesiyle Mekke'den Kuds-ü Şerif'e bir gecede gönderildiğim, o olağanüstü gecede gördüm. (kusran müsteviyeten alel-cenneti) Cennette şöyle bir seviyede yüksek yapılmış köşkler gördüm, sıra sıra dizilmiş köşkler gördüm. Yâni cennetin üstünde şöyle yüksek bir yerde sırayla yapılmış köşkler gördüm."

(Kultü yâ cibrîl) Yanında Cebrâil AS var; kılavuzu, mihmandarı Cebrâil AS. "Yâ Cebrâil kardeşim!" Kardeşim diye hitab ediyor Peygamber Efendimiz Cebrâil'e; biz de AS diyoruz. Melek, Allah'ın büyük meleği; ona selâm olsun...

"--Ey Cebrâil, (Limen hâzâ) kimin bu köşkler? Böyle yükseklere, manzaralı yere dizilmiş mutesâviyen, eşit birbirine, aynı tipte ama çok güzel köşkler kimin?"

Başka hadis-i şeriflerden biliyoruz bunu okuduk, mücevheratla süslü duvarları, mücevherattan yapılmış yâni. Kimin bunlar, bu köşkler diye merak etmiş Peygamber Efendimiz. Çok güzel, hani bazen bir yerden geçiyoruz; "Aman ne güzel bahçe, ne kadar orjinal bitkiler var... Ne güzel çiçekler yetiştirilmiş, ne kadar kocaman bir bina; acaba kaç dönüm arazisi var, acaba bunun fiyatı ne kadar, satılık mı?.." diyoruz. Bazan biz böyle büyük yerlerden geçerken gözümüz takılıyor, bakıyoruz. Yâni kimin bunlar?

(Fekàle lil-kâzımînel gayz) "Bunlar, bu köşkler gayzını kızgınlığını yutanlarındır. Kızmış, gayzı var, kızgınlığı var, tepeleyecek karşısındakini ama; Allah rızası için kendine hakim oluyor tutuyor kendisini, sakinleşiyor.

(vel-âfîne anin-nâs) "Ve insanları affedenlerindir." Yâni kendisine karşı hata, günah işlemiş, kusur işlemiş haksızlık yapmış müslüman; işte tavuğunu kışalamış, bilmem çocuğuna höt demiş, efendim tarlasına şöyle yapmış, bahçesine böyle yapmış... Onu affediyor.

İnsanlar birbirine düşman, haşin; hayret ediyorsun. Bakıyorsun aynı camide namaz kılıyorlar, aynı imamın arkasında namaza duruyorlar, aynı dergâha yöneliyorlar, aynı peygambere bağlılar, aynı Kur'an'ı okuyorlar, aynı Allah'ın kulları, aynı yolun yolcusu...

--E bu ne hal?..

--Hocam sorma, affedemiyorum bunu! Öyle bir şeyler yaptı ki, işte sildim onu defterden, sevmiyorum, saymıyorum.

Haa o köşkler, insanları afveden, gayzını yutan, yâni kızgınlığına hakim olup, kızgınlığının gereğini yapmayıp kendisini tutan ve kendisine karşı kabahat işlemiş, gerçekten kusurlu kimseleri afvedenler içindir.

(Vallàhu yuhibbül muhsinîn) "Allah muhsin kulları sever." Sabahleyin de söylemiştim, hani sabahın evvelinde dört rekat namaz kılanlar muhsinler zümresinden olurmuş. Makam-ı ihsâna ulaşmış, ihsân ile hareket eden, yaptığı şeyi güzel yapan kullar mânâsına... Onları sever. Sevdiği için, bunlar affedici kullar diye, bunlar kızgınlığını yutan kullar diye Allah onlara o köşkleri verecek.

Biliyorsunuz burada din görevlisi birisi vardı senelerce önce, ben tanımam, hiç de yüzünü görmedim. Ben gelmeden bizim arkadaşlar demişler ki:

--Hocamız gelecek, Broadmeadows Camisi'nde Hocamız konuşma yapsın!

--Yok olmaz.

--Niye olmaz?

--Olmaz...

Beyin elinde selahiyet var ya, saltanat var ya; olmaz. E, niye olmaz yahu? Olmaz. Beni tanımaz, ben onu tanımam ama, olmaz.

Tabii bizim arkadaşlar üzülmüşler, ben de üzüldüm. Ben iki kat üzüldüm, dedim ki: "Yâhu sanki yalvaran bir insanmış durumuna düşürdünüz beni! Sanki ben ona Allah rızası için ne olur bana müsade edin de bir konuşma yapayım mı diyorum? Yalvaran bir insan mıyım ben?.. Yeni Cami'nin önünde dilencilik mi yapıyoruz? Yalvaran bir insan değilim elhamdü lillâh... Muhtaç değiliz, mecbur değiliz, ona da üzüldüm. Neyse, tabii imtihan hepsi.

Arkadaşlar ne yapmışlar? Tam o camiye yakın bir yerde, spor salonunu tutmuşlar. Kocaman bir salon, cami kadar, camiden büyük; işte orda bir konuşma yaptık. Orda bir hadis-i şerif geçti o konuşmada, hatırlıyorum; Allah denk düşürdü o hadis-i şerifi:

İki kul mahkemei kübrâda, diz çökmüşler Allah'ın divanında, başları yerde... Hadi bakalım kaldır başını da göreyim seni? Allah'ın divanı burası, böyle etrafa bak bakalım?

Şimdi İSKİ'nin müdürü bilmem ne Göknel, televizyonda görüyorsun; sanık sandalyesinde oturuyor, bir oraya bakıyor gülüyor, bir bu tarafa bakıyor gülüyor; karşısına işaret ediyor, bilmem ne yapıyor... Hadi bakalım Allah'ın divanında başını kaldır da göreyim seni?

Hadis-i şerif, Ömer RA'den rivayet edilmişti. İki kişi diz çökmüş, tir tir titriyor, muhakeme oluyor. Başları da yerde, etrafı göremiyor. Birisi ötekisinden hak istiyor diyor ki:

"--Yâ Rabbi, bu bana dünyada haksızlık etmişti, zulmetmişti, benim bunun üzerinde hakkım var, hakkımı istiyorum!" diyor.

Hazret-i Ömer bunu söylerken ağlamış. Her hak sahibi hakkını isteyecek haksızdan, kolay değil, alacak çatır çatır, ağlamış.

"--Ee, ver buna hakkını!" diyor Allah-u Teâlâ Hazretleri.

Zaten vere vere kalmamış, iflâs durumuna düşmüş; hakkını buna verince, cennete girecek hiç sermayesi kalmıyor, cehenneme gidecek. Yâni zulüm görmüş olan şahıs bu hakkı alınca, terazisi ağır basıyor, kurtuluyor, cennete gitme durumuna geliyor. Yâni iş kritik noktada; birisinden hakkını alıp terazinin bu tarafına koyduğu zaman, bu kurtuluyor. Ama bu hak alınan insan batıyor, cehennemlik oluyor.

Şimdi hakkını isteyince, Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

--Ey kulum, kaldır başını bak!

Başı böyle yere eğik muhakeme oluyor ya... Yâni işin dehşeti insanın gözünün önüne geliyor, bazı hadis-i şeriflerdeki kelimelerden... Başını bir kaldırıyor: Ooo, karşıda köşkler var... Nasıl köşkler?.. Mücevheratla duvarları örülmüş, inciler dizilmiş kenarlarına, şahâne köşkler var, tariflere sığmaz köşkler... Unutuyor mahkemeyi filan, o köşklerin güzelliğinden... Bu bizimki, hak isteyen diyorki:

--Yâ Rabbi, bu köşkler kimin böyle?

Allah-u Teâlâ Hazretleri birden cevap vermiyor:

--Bedelini verenin! Kim parasını verirse, onun bu köşkler.

Diyor ki:

--Yâ Rabbi, bunlar hangi peygamberin? Cennetteki hangi şehidin köşkü?..

--Hayır; peygamberin değil, şehidin değil, kim parasını verirse onun!

Diyor ki:

--Yâ Rabbi, kim bunun parasına güç yetirebilir?

Cennet köşkü bu, Melbourn'da deniz kenarında bir şey almıyorsun ki, bina almıyorsun ki, cennetin köşkü... Böyle mücevherle yapılmış, bilmem kaç bin odası olan, kaç bin burcu olan, her burcunda kaç bin tane şusu olan, busu olan cennet köşkü bu, oyuncak mı?.. Kim buna güç yetirebilir, kim alabilir bu köşkü?..

Diyor ki:

--Sen alabilirsin!

--Nasıl alabilirim ya Rabbi?..

--Bu köşkler kardeşlerini affedenler için hazırlanmıştır. Müslüman kardeşlerinin kusurlarını, kendisine karşı işlemiş olduğu suçu, zulmü, kusuru afvetmiş olanlar içindir bu köşk...

Diyor ki:

--Yâni ben bu kardeşimi affetsem ben de alacak mıyım?

--Alabilirsin...

--Affettim yâ Rabbi, diyor.

Köşkün güzelliğinden, kardeşinden hak istemekten vaz geçiyor; tamam, köşk onun... Cennetlik oluyor, köşkün sahibi olduğu için cennete hızlı hızlı koşmağa başlıyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

--Dur, nereye gidiyorsun?

--Ya Rabbi, köşküme... Köşk benim ya hani, aldım ya, köşküme gidiyorum.

Diyor ki:

--Dön geriye, sen hakkını istemediğin için, kardeşin de cehenneme düşmekten kurtuldu. Tut elinden, onu da cennete götür!..

Elinden tutuyor, dost oluyorlar, beraber cennete giriyorlar.

Bu hadis-i şerifi anlattıktan sonra, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"--Ey müslümanlar, Allah'tan korkun, aranızı islah eylesin, aranızdaki kırgınlıkları izâle eyleyin, düzeltin! Boş verin bu fâni dünyanın ufak tefek kırgınlıklarını, çekişmelerini... Çünkü bak, Allah bile iki kulunun arasını düzeltmek için neler yapıyor: Köşkü gösteriyor, onu sevdirtiyor, onun aşkına affettirtiyor; onu da kurtarıyor, cennete sokuyor."

Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim, gayzını yutmak, kızgınlığını yutmak, insanları affetmek, bu güzel köşklere sahip olmanın vasıtasıdır. Bu köşkleri Peygamber Efendimiz Mi'rac yolculuğunda görmüş.

(Linüriyehû min âyâtinâ) dediği, "Ayetlerimizden göstermek için onu bir İsrâ ve Mi'raca tabi tuttuk." diyor ya ayet-i kerimede; işte gördüğü şeylerden bir tanesini, meselâ bu hadis-i şerifte buluyoruz.

Şimdi bu hadisi şeriflerin hepsini toplasak, kocaman bir Mi'rac kitabı olur; neler gördü vs. hepsi teferruatı ile çıkar karşımıza... Tamam.

d. Mûsâ AS ve Kavmi

Sonra, ikinci hadis-i şerife geçiyorum. Bu da İbni Abbas RA'dan, Ahmed ibn-i Hanbel, Buhârî ve Müslim'de rivayet ediliyor. Buhârî kıymetli kitap, Müslim'in eseri kıymetli eser, ve Ahmed ibn-i Hanbel de Hanbelî mezhebinin imamı, büyük hadis alimi... Kaynaklar güzel.

Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor:

(Raeytü leyletu üsriye bî mûsâ) "Benim İsrâ mucizesiyle Mekke-i Mükerreme'den geceleyin Kudüs'e gönderildiğim, oradan da Mi'raca çıktığım gece, Mûsâ AS'ı gördüm." Nasıl görmüş?.. (racülen edeme tivâlen ca'den) "Esmer, saçları kıvırcık, uzun boylu." Mûsâ AS'ı esmerce, saçları kıvırcık, uzun boylu olarak görmüş. (keennehû min ricâli şenûeh) Etrafındakilere bilsinler diye tarif ediyor: "Sanki, Şenûe kabilesinin ahalisi tipinde..." o kendi etrafındaki Arap kabilelerinden birisini anlatıyor, onlar gibi; kıvırcık saçlı, uzunca boylu, esmerce bir insan.

Büyük peygamber, kalbimizde yeri var, bir şey demiyoruz ama, biraz da sinirli bir insanmış Mûsâ AS... Hârun AS kardeşi ya; Tur Dağı'ndan dönünce sakalına yapışmış Harun AS'ın... Yakalamış sakalını, çekiştiriyor böyle, dövecek Hârun AS'ı... Diyor ki Harun AS:

(Yebne umme) "Ey anam oğlu!" Kardeşim demek yâni. (lâ te'huz lihyetî ve lâ bire'sî) "Kafamı, sakalımı çekiştirip durma!.."

(İnnel-kavmestad'afûnî) Bu kavim, bu ahali dinlemedi beni, sözümü dinlemediler. (ve kâdû yaktülûnenî) Nerdeyse beni öldürmeğe kalktılar, isyan oldu, dinletemedim sözümü!" diyor.

Ne olmuş? Musa AS Tur Dağı'na gittiği zaman, içlerinden Sâmirî isimli şahıs halkın bileziklerini, yüzüklerini topladı; altından bir buzağı heykeli yaptı. Sonra da dedi ki:

(Hâzâ ilâhüküm ve ilâhü mûsâ!) "İşte tanrınız, Mûsâ'nın da tanrısı bu!.."

Biliyorsunuz Mısırlılar ahmak adamlar; eski Firavun zamanının insanları bir çok şeylere taparlardı da, taptıklarından bir tanesi de öküzdü, öküze de taparlardı. Altından buzağı heykeli yapıp tapınıyorlardı.

Başka tapındıkları şeyler nedir?.. Mısır Hava Yolları'yla hiç uçtunuz mu; Mısır Hava Yolları'nın ambleminde bir horoz başı vardır. Şöyle mavi, kırmızı renkleri olan, arkaya doğru bir horoz kafası vardır, (Tayyârânı Mısır) Mısır Hava Yolları'nın ambleminde... Nedir bu horoz başı? O ahmakların, Firavun zamanındaki kavmin tapındıkları Horus isimli putları var. Bizim horoz dediğimiz, Horus diye bir tanrıları var... Neymiş ahmakların putları? Başı horoz başı, vücudu insan vücudu, resimleri filân var... İnsan vücutlu, horoz başlı bir tanrı. Palavranın palavrası, ahmaklığın daniskası...

Şimdi tutmuşlar onu, Mısır Hava Yolları'nın amblemi yapmışlar; yuh olsun... Mısırlı bir tanesine dedim ki:

--Sizin bu Hava Yollarının amblemi ne?

--Eski putlardan birisinin kalın kafası.

--Başka hiç bir şey bulamadınız mı?..

Mısır'da müslüman kardeşlerimiz hakim olsa, mü'min kardeşlerimiz onu oraya koymazlar.

Mısır'da karışık ahali... Bizde de öyle; "Dışı mü'min içi kâfiran çoktur." dediği gibi ilâhide, kâfirler var, kıptîler var, dinsizler var... Bunların vazifesi İslâm'dan önceki devirleri sevdirip, İslâm'ı kötü göstermek. Türkiyede'de Hititliler, Asurlular, bilmem Lidyalılar, Frikyalılar; Doğu Anadolu'da bilmem Urartular, bilmem neler... Bizim Çanakkale'de Truva harabeleri, Yunan mitolojisi... Onları medhederler. İslâm'ın güzelliklerini söylemezler de, İslâm'dan önceki devrin saçmalarını söylerler; bu adamların işi budur.

Mısır'da Firavunları öğmek, Türkiye'de İslâm'dan önceki çağdaki kavimleri övmek; Orta Asya'da, Orta Asya'ya İslâm gelmeden önceki Şamanizmi övmek; Hindistan'da bilmem şöyle yapmak, böyle yapmak... Fitne, yâni güzeli saklamak, çirkini öğmek.

Şimdi, Mûsâ AS gittiği zaman Samirî altından buzağı yapmış, içini kovuk yapmış.

(Ve ahrece lehüm iclen ceseden lehû huvâr) Bir altından buzağı yaptı. Rüzgar estiği zaman camı açarsanız, olur böyle bazen, arabadan ses çıkar; veyahut testinin ağzı "Huuu..." diye öter böyle... "Altından bir buzağı heykeli döktü, böğürme sesi geliyor heykelden." Kovuk yaptı ağzı açık, bir yerinden hava giriyor, öbür tarafından çıkıyor. Usta adam, yapmış bunu...

Bu Avustralyalı yerlilerin hiç tahmin edermiydiniz boomerang'ı bulacaklarını? Hayvana boomerang atıyor, tak diye vuruyor boomerang, dönüyor atanın eline geliyor. Aferin be, aferin Aborjinlere, böyle bir alet yapmışlar. Bizim atalarımız yapamamış. Şöyle kas gibi bir şey, sopa, yassı. Atıyor, dönüyor, dönüyor; tak çarpıyor ava, ondan sonra hoop adamın eline geri geliyor, tutuyor. Allah Allah, aferin yahu, bak adamlar iptidâi, ilkel kavim ama, onu bulmuşlar.

Onlar da bu işin ustası, putçu adamlar. Ordan hava girip, burdan çıkarken, "Mööö..." diye ses çıkıyor. Tamam, heykel netice itibariyle... Her şeyden ses çıkıyor; geminin direklerinden de ses gelir, elektrik tellerinden de ses geliyor, havai hat tellerinden de ses geliyor... Ne var yâni? Ona tapınmağa kalktılar. Neden?.. Mısırlıların örfleri, adetleri bunları etkilemeğe devam ediyor, kurtulamıyorlar.

Musa AS'ı gördüler, mucizelerini gördüler, iman ettiler; Firavun'dan kurtuldular. Firavun gözlerinin önünde boğuldu, helâk oldu, kendileri kurtuldular. Allah bunların çölden geçerken bıldırcın etiyle, kudret helvası yağdırdı tepelerine:

(Fezallelnâ aleyhimül-gamâme ve enzelnâ aleyhimül-menne ves-selvâ) Yâni, "Ey Benî İsrail, size iyilikler yapmadık mı?" buyuruyor Allah-u Teâlâ Hazretleri. Sina çölünü güneşte gecebilir miydiniz? Biz sizin üstünüze bulutlarla gölgelendirdik. Gölgede geçersiniz, hadi bakalım bir de kızgın, elli derece sıcaklıkta geçin! Ölürsünüz hepiniz. Bulutlarla sizi gölgelendirdik.

Süpermarket yok, bilmem ne yok, bilmem ne yok.. Yâni dağın başı, çeşme yok, içecek yok... Ee, ne oldu? (Ve enzelnâ aleyhimül-menne ves-selvâ) Bıldırcınlar sapır sapır döküldü önlerine... Kudret helvası indirildi. Kudret helvasını topladılar yediler, bıldırcınları topladılar; yâni bıldırcın kebabıyla geçtiler Sina çöllerini... Bunlar büyük mucize.

Mûsâ AS kırk günlük bir süre için Tur Dağı'na gitti. E, kırk gün az bir zaman değil... Şeytan başladı bunların içinden oymağa, aldatmağa, şaşırtmağa... Sâmirî bunlara böyle böğürtü çıkartan bir altın buzağı yapınca; "İşte bu sizin tanrınız, Musa AS da buna tapıyor." diye kandırdı onları.

Onlar ona tapınmağa kalkınca, Harun AS: "Yapmayın böyle ey kavmim, bu küfürdür!" dedi ama, dinlemediler, öldürmeğe kalktılar Harun AS'ı... Galeyan halinde, şuursuz halkın toplu reaksiyonu... Bir şey diyemedi Hârun AS...

Ama, Musa AS aşağı inince:

"--Ben seni bu kavmin başına bırakmadım mı yâ Hârun, yâ kardeşim?" dedi.

Yakaladı sakalını çekiştiriyor, kafasını çekiştiriyor... O da diyor ki:

"--Ey anamın oğlu! Sakalımı bırak, saçımı başımı çekiştirip durma! O kadar söyledim, bu kavim benim sözümü dinlemedi, neredeyse öldürmeğe kalktılar."

Musa AS Allah için sinirlenen bir insan. Dün de okudum: Azrâil AS geldiği zaman ona da bir tane patlatmış, rivayetlerde var. Yâni celâlli bir insan. Tabii ulül-azm peygamberlerden büyük peygamber ama, Azrâil'e bile sert çıkmış. Uzunca boyluymuş, kıvırcık saçlıymış, Şenua kabilesi ahalisinin tipine benzeyen bir tipi varmış, siyah tenliymiş, esmerceymiş.

e. Mi'rac'da Görülenler

(Ve reeytü îsâ racülen merbûal-halk) "İsâ AS'ı gördüm, şöyle orta boylu, orta yapıda bir adam şeklinde; (ilel-humrati vel-beyaz) kırmızı beyaz tenli, (sebetır-re's) saçı düz..." İsâ AS'ı da saçı uzunca düz, kırmızı beyaz tenli, orta boylu bir kimse olarak görmüş.

(Ve reeytü mâliken hàzinin-nâri ved-deccâl) Cehennemin bekçisi Malik isimli meleği de gördüm, ve Deccal'i de gördüm." diyor.

Demek ki, ayet-i kerimede;

(Li-nüriyehû min âyâtinâ) "O peygambere ayetlerimizi gösterelim" dediği, demek ki neler neler görmüş. Gördüğü şeylerden iki tanesini hadis kitaplarından okuduk.

Bir de bu cildi alalım, burada da akşam şöyle sayfaları kıvırdım. Bir hadis-i şerif de burda olacak. Evet, bu da İbn-i Abbas'tan. Buharî'de var, Taberânî'de var ve diğer ravilerde var...

(Urice bî hattâ zahartu bimüsteven sümia fîhi sarîfel aklâm.) "Mi'rac'da yükseltildim, bir düz yere ulaştım ki, bir mertebeye ulaştım ki, orada kaderin kalemlerinin yazışının cızırtısını işittim."

Bir başka hadisi şerif:

(Urice bî iles-semâ') "Mi'rac'da göge yükseltildim. (femâ memerertü bi-semâin) Hangi semâdan geçersem, (illâ vecedtü fîhâ ismî) ismimi orda yazılmış gördüm. (mektûben muhammedün rasûlüllah, ve ebû bekrinis-sıddîk halefî) Ebûbekr-i Sıddîk da benden sonra halife olacak diye yazılı gördüm." diyor bu hadis-i şerifte.

Bu haber 19 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Prof. Dr. MAHMUD EA'AD COŞAN

Mi'rac Gecesi 1

Mi'rac Gecesi 1 Hiç gözü görmeyen bir a'mâ, zavallı düşünün! Anasından doğduğu zaman gözleri görmüyor idi. Buna kırmızı ile yeş...

Mi'rac Gecesi 2

Mi'rac Gecesi 2 O gecenin bereketi ile, şimdi biz kendimize dönelim, biz onları anlayamıyoruz, boynumuz bükük; ama bir şeyden iftih...

NASİHAT

NAMAZ

Ben Bitti Demeden Bitmez.22 Eylül 2017

GALERİ

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

MÜSLÜMANCA YAŞAM

ALPEREN

OSMANLI


OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


İSLAM HUZUR

NAMAZINI KIL


YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi