BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

CAMİYE GELİN

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

ANKET

Türkiye cUMHURİYETİ bAŞKAN aDAYINIZ KİM






Tüm Anketler

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SAYAÇ 08/05/2011




     
 

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

İlmi Kelam Dersleri 1

İlmi Kelam Dersleri 1

Tarih 18 Eylül 2019, 20:53 Editör HÜSEYİN NECATİ

İlm-i Akaid, İslam’ın itikad cihetini ele alır. Amel ile ilgili mevzulardan bahsetmez. Akaid dinin asıl kaidelerini (Usulü) çok az ve veciz sözlerle ifade eden düsturlardır.
Akaid ilminden başka birde Usul ilmi vardır ki

İcmali iman herkese farzdır. Ama tafsili iman, yani iman edilmesi gerekli hususların tamamını bilerek iman etmek farzı kifayedir.
Ehli Sünnetîn inanç ekollerinden, diğer sapık fırkalar ile farklarından haberdar olmak biz ehli ilme yakışandır. İşte bu derslerde ehli sünnetin inanç kalelerinin başlıklarını en azından bilmiş olacağız. Dersler, ehli sünnet akaidi üzerine çok meşhur olan Nesefi akidesi metni üzerinden işlenecektir. Koyu puntolu yazılar nesesfi tercümesi, diğerleri ise onun izahı niteliğindedir.
Dersleri takip ettiğimiz takdirde, her dersin sonundaki akaid sorularının cevabını öğrenmiş olacağız.
İlmi Kelâm: İslam kanunu üzerine Cenabı Hakkın zat ve sıfatından, risalet ve nübüvvetten, mebde’ ve meâd itibariyle kâinatın hallerinden bahseden ilimdir.
İlmi Kelâm Zat-ı İlahi ve Sıfât-ı İlâhiden bahseder.
Gaye ve maksadı: Dünya ve Ahiret saadetine ulaşmaktır.
İslam’da Kelâm ilmi akıl yolu ile ve İslâmî deliller ile İslam itikadını ortaya koymaya çalışan ilim dalıdır. Akaid, İslam düşüncesi ile birçok açıdan bağdaşmayan Eflatuncu (Platon) ev Aristocu (Aristoteles) felsefe akımına karşı doğmuştur. Hicretin ilk yüzyılı sonlarına doğru ortaya çıkmıştır. Önceleri İlm-i Tevhid ve İlm-i Sıfat olarak adlandırılmıştır.

Kelâm ilminin tesisi ve genişlemesi üç devrede ele alınabilir.
Birinci devrede, Ehl-i Sünnet âlimleri batıl inançlarla mücadele etmek için Tevhid ilmini sistemli bir şekle sokmuşlardır. İmam-ı A’zam ebu Hanife (r.h) Fıkh-ı Ekber isimli eserinde Ehl-i Sünnet görüşlerini savunmuştur. O devirde başta Mutezile olmak üzere bir takım bozuk fırkalar Ehl-i Sünnetin itikâdî görüşlerini çürütmek için bir ilim oluşturdular ve buna Kelâm adını verdiler. Mutezile mezhebinin kurucusu Vasıl bin Ata; İbrahim Nazzam, Ebu Huzeyl gibi mezhebin ileri gelenleri Kelâm sahasından ilk eserleri verdiler. Bu devirde Kelâm ilmi bidat ehlinin batıl görüşlerini savunmak için bir vesile olduğundan Ehl-i Sünnet âlimleri bu ilimlerin öğretilmesine karşı çıkmış ve kötülemişlerdir. Bu devirde Ehl-i Sünnet görüşlerini Tevhid ilmi, Ehl-i Sünnet dışındakilerde görüşlerini Kelâm ilmi adı altında açıklamışlardır. Bu devir 10.yy.a kadar sürmüştür.
 
İkinci devrede Ehl-i Sünnet âlimlerinden Abdullah bin sad el-Küllab (öl.854) Mutezile ve Cühemiyye mezhebleri mensupları ile yaptığı mücadelelerde kelam ilminden yararlandı. İşte bu devre içinde Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinin Kelâm ilmi Ebu Hasan el-Eş’ari tarafından kuruldu. Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinin iki imamından biri olan İmam Ebul Hasan-il Eş’ari büyük bir fıkıhçı olup önceleri bozuk bir fırka olan Mu’tezile mezhebinden idi. Daha sonra bu dönüşünü bir Cuma günü Basra’da yüksek sesle minberden ifade ederek ilan etmiştir. Birçok eserleri vardır. En meşhurları: Muciz, İzah-ı El Burhan, Et- Tebyin an Usul Ed-Din dir. Sahabe olan Ebu Musa El-Eş’ari (ra) neslinden olan İmam Eş’ari, Hicri 260 senesinde dünyaya gelmiş, 324 senesinde vefat etmiştir. Bağdat’ta medfundur. İmam Eş’ari’den sonra Ehl-i Sünnet Kelâmı Kadî Ebu Bekri Bâkillâni tarafından genişletildi. Bâkillâni (öl.1013) mantık ve felsefeden yararlanarak kelam ilminde yeni görüşler ortaya koydu.
Yine bu ikinci devre içinde İmam Ebu Mansur Muhammed Matüridi tarafından Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinin ikinci itikad mezhebi olan Maturidiyye kuruldu. Maturidiyye, Rafıza ve Karamıta gibi bozuk mezheplerle mücadele etti.

Üçüncü devre İmam Gazali (1058–1112) ile başladı. İmam-ı Gazali kendinden önceki kelam âlimlerinin eserlerini, mezheblerin görüşlerini ve İslam Akaidcilerinin görüşlerini inceledi. Kelâm ilminin metodunda bazı değişiklikler yaptı. Bu devirden sonra gelen Kelâm Âlimlerine Müteehhirin, önce gelenlere ise Mütekaddimin denmiştir.

Bu derste cevaplanması icap eden sualler
1.   İlim-i Kelâm-ı tarif ediniz.
2.   İlim-i Kelâm neden bahseder?
3.   İlim-i Kelâm’ın gayesi nedir?
4.   Kelâm ilmini ilk kimler ne için kullanmışlardır?
İlm-i Akaid, İslam’ın itikad cihetini ele alır. Amel ile ilgili mevzulardan bahsetmez. Akaid dinin asıl kaidelerini (Usulü) çok az ve veciz sözlerle ifade eden düsturlardır.
Akaid ilminden başka birde Usul ilmi vardır ki
Usul: Kendinden başka bir şeye muhtaç olmayan veya başkaları kendine muhtaç olan demektir. İlm-i Kelâm hakikatte bir ilim olmaktan çok bir takım düsturlardır ki bunlar ilm-i Usule mukaddime (giriş) cümlesindendir.

İlmi Akaid’de telif edilen eserlerden en meşhurları ise Necmüddin Ömer un-Nesefi in eseridir. Bu esere birçokları tarafından şerh ve haşiyeler yazılmıştır. Bilhassa Sa’deddin Mes’ûd Bin Ömer (Allâme-i Teftâzânî) tarafından yazılan Şerh-i Akaid meşhurdur.
Necmüddin Ömer un-Nesefi’nin metn-i akaid’i, itikadların doğrudan doğruya ifadesi şeklinde ve madde madde yazılmıştır. Müellif tarafından çok az İlmi Kelâm ıstılahatı (terminolojisi) kullanılmış ve bunlara da kısa izahlar verilmiştir.


Ömer un-Nesefî: İsmi; Necmüddin Ebu Hafs Ömer bin Muhammed’dir. Hicri 461 (m. 1069) ‘da İran’ın Faris vilayetindeki Nesef kasabasında doğmuştur. Hanefi mezhebinde İmam idi. Kelâm, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Nahiv, âlimi olup hafız idi. İlminin çokluğu ve cinlere de fetva vermesinden dolayı “Müftiyüs Sekaleyn” unvanı verildi. Zekâsı ve hafızası çok kuvvetli idi. İnsanların saadet ve selamete kavuşması için yüzden fazla eser vermiştir. Bunların en meşhurları “Akaid-i Nesefi” , “Zahîre”, “Tefsir-i Teysir”, “Erbain-i Selmani”, Tarih-i Buhara”, “Kitab-ül Meşari’”dir. Hicri 537 (m. 1142) de Semerkant’ta vefat etmiştir.


Bu derste cevaplanması icap eden sualler
1.Nesefi Akadininin musannıfı (yazarı) kimidir?

ÖMER-UN NESEFİ TERCÜMESİ
Ehl-i Hak (Ehl-i Sünnet vel Cemaat) dedi ki: Eşyanın hakikati (aslı) sabittir.  Buna dair bilgi mevcuttur. Sufestaiyye (felsefeciler) buna muhaliftirler.(Onlara göre eşyanın hakikati ya yoktur ya da bilinemez.)

[Bir meselenin müzakeresine başlanırken önce hangi çerçevede meselenin müzakere edileceğine karar verilir. Bu sebeple ilm-i kelama başlanırken önce eşyanın (varlığın) aslından başlanmıştır. Felsefecilerin öncelikle tartıştıkları mevzu “varlık problemidir”.
1- Bir şeyin aslı yoktur, hayalden ibarettir diyenler.
2- Bir şeyin aslı sabit değildir, biz ne dersek odur diyenler,
3- Bir şeyin aslı nedir bilinemez diyenler vd. olmuştur. Mevcut olan bir şeyin var olup olmadığını tartışan, meselâ bir masanın var olup olmadığını tartışan ya da bu masa hayaldir bunun aslı “idea”lar âlemindedir diyen bir kimse ile Allah’ın zatı ve sıfatı hakkında konuşmak imkânsızdır. Bu sebeple meseleye eşyanın hakikati ile başlanmıştır.]

[Bundan sonra kullanılacak olan delillerin neler olacağı meselesi gelir. Doğru bilginin mümkün olduğunun kabul edilmesi şarttır. İlim sahibi olmak mümkün değildir diyen, her şeye şüphe ile yaklaşan kimseye de bir şey anlatılamaz. Zira en kati delile bile acaba diye burun kıvıracaktır. İşte şimdi mahlûkatın ilim elde etme yolları açıklanacaktır.]

Mahlûkat için ilim sebepleri (Bilgi kaynakları) üçtür.
1.   Havassı selime (Sağlıklı beş duyu) [Bununla, mevcut cisim ve araz olan şeyler bilinir.]
2.   Doğru haber. [Bununla geçmişte olan ve gelecekte olacak olan şeyler bilinir.]   
3.   Akıl [Bu akıl, Akl-ı kâmildir. Bununla Allâh’ü Teâlâ bilinir. Bu sebeple hiç peygamber görmemiş, kitap görmemiş, kendisine Allah’ın daveti ulaşmamış olan bir kimse olsa bile onun aklı ile kendini yaratan bir kudretin olduğunu bilmesi ve buna inanması şarttır.]
Duyular beş tanedir ki: İşitmek, görmek, koklamak, tatmak, dokunmaktır. Bu hislerden her biri, kendi özellikleri ile ilgili alanda bilgi veriri. İşitmek, tatmak, koklamak gibi...
[Beş duyu ile elde edilen bilginin makbul olması için; Duyunun sağlıklı olması lazımdır. Yani sağır kimsenin duydum diye verdiği habere itibar edilmez. Her duyu kendi alanında bilgi verir. İşittiği bir sesten yola çıkarak bir şeyin rengini tarif eden kimsenin verdiği habere itibar edilmez.]


Bu derste cevaplanması icap eden sualler
1. Ehl-i Hakk kimdir?
2. Mahlûkat için esbab-ı ilim kaçtır?
3. Duyu organları ile elde ediln ilmin geçerli olmasının şartları nelerdir?
Doğru haber iki çeşittir.
1.   Mütevatir  haber: Yalan üzerine ittifak etmeleri (birleşmeleri) mümkün olmayan bir topluluğun verdiği haberdir. Bu haber, zaruri bilgiyi yani doğruluğuna aklın açıkça hükmettiği bilgiyi gerektirir. Geçmiş zamanlardaki sultanları ve uzak beldeleri ve şehirleri bilmek gibi.
2.   Mucize göstererek peygamber olduğunu ispat etmiş Resullerin vermiş olduğu haberdir. Bu haber, delili ile bilgiyi gerektirir. (yani bu şekilde elde edilen bir bilgi delile dayanmalıdır.)

[Bu delilden maksat resul olduğunu iddia eden zatın göstereceği mucizedir. Resul, bir delil olan mucize ile risaletini isbat ettikten sonra verdiği her haber, Haber-i Mütevatir gibi ilim ve yakin ifade etmekte kat’i ve zaruridir.
Mucize: Kendisinin Allah tarafından gönderilen bir resul olduğunu iddia eden kişinin doğruluğunu göstermek maksadı ile adet olan şeylere zıt bir hâli göstermesidir.]
Bu haber ile sabit olan bilgi geçerlilik, zorunluluk ve kalıcılıkta Mütevatir  haber ile sabit olan bilgiye benzer.
[Mütevatir  haber ile sabit olan bir bilgi nasıl anlaşılıyor ve kabul ediliyorsa haberi rasül ile sabit olan bir bilgi de aynı kuvvette kabul edilir. Nasıl bugün kimse 3000 sene önce yaşamış Firavunları inkâr etmiyorsa, dünyanın çok uzak beldelerini gidip görmese de var olarak biliyor ve kabul ediyorsa peygamberlerin verdiği haberi de mesela cennet, cehennem, kıyamet gibi hususları da aynı şeklide kabul etmek mecburidir.]


Akılda diğer iki delil gibi bilgi kaynağıdır.
Akıl ile ilk bakışta anlaşılan ilim zaruri (kabulü mecburi) bir ilimdir. Bir şeyin tamamının parçasından büyük olması gibi...
Akıl ile ilk başta anlaşılmayıp deliller yoluyla elde edilen ilim ise iktisabî (Çalışma ile elde edilmiş) bir ilimdir. (Duman gördüğünde orada ateş olduğunu bilmek) 
İlham ise (Feyz yolu ile bir mananın kalbe gelmesi), Ehli Sünnete göre umum için bir şeyin doğruluğunu bilmeye sebep değildir.

[İlham yolu ile elde edilen bilgi her ne kadar sahibi için delil kabul edilse de başkası için sağlıklı ve kabulü mecburi bir bilgi değildir.]


Bu derste cevaplanması icap eden sualler
1. Haber-i Sadık kaç çeşittir? Açıklayınız.
2. Akıl ile elde edilen ilim kaç kısımdır?
3. İlham nedir?
4. İlham esbab-ı ilimden midir? Açıklayınız.
Âlem (Kâinat) bütün parçalarıyla sonradan yaratılmıştır. Çünkü âlem, a’yân ve a’razdan oluşur.
A’yân: Başlı başına mevcut olandır. Buda birçok parçadan meydana gelir (Mürekkep) Cisim gibi. Ya da parçalardan meydana gelmez (Gayri mürekkep) cevher gibi. Cevher: Parçalanamayan en küçük parçadır.


[Cevher için daha önceleri “Atomdur” diyenler olmuştur. Atomun parçalanmasından sonra bu hakikatin yok olduğu iddia edilmiştir. Burada asıl ifade edilen şey atom, ya da onun parçaları değildir. Parçalanamayan en küçük parça vardır. Ve maksud olan budur.]

A’raz ise başlı başına mevcut olmayan şeydir. Cisimlerde ve cevherlerde ortaya çıkar. Renkler, biçimler, tatlar ve kokular gibi.
Âlemin yaratıcısı ancak Allah-ü Tealadır. Allah-ü Teala birdir. Kadimdir.(Evvelinde yokluk geçmemiştir.) Diridir. Kadirdir. (Gücü her şeye yeter.) Her şeyi bilicidir. Her şeyi işiticidir. Her şeyi görücüdür. İrade sahibidir. Araz değildir. Cisim değildir. Cevher değildir. Suret değildir. Hudutları (boy, en gibi) yoktur. Adedi yoktur. Birdir, tekdir. Bir şeyin parçası değildir. Parçası olan bir şeyin bütünü de değildir. Birçok şeyden meydana gelmiş de değildir. Sonu yoktur. Cinsiyeti yoktur. Keyfiyeti (renk, koku, tat, sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluk gibi özellikleri) yoktur. Bir mekânda bulunmaz. Üzerinde zaman mefhumu geçerli değildir. Ona hiçbir şey benzemez. Onun ilim ve kudreti dışında hiçbir şey yoktur.
Allah Celle Celalühünün kendisinde bulunan ezeli sıfatları vardır. Bu sıfatlar kendisinin ne aynısıdır, nede başkasıdır.


[Kişinin aynaya ya da suya akseden görüntüsü onun ne bizzat kendisidir. Ne de ondan başka bir şeydir. Bunun gibi Allah’ın sıfatları zatının ne bizzat aynısıdır,  ne de başkasıdır. Eğer zatının aynısı olsaydı Allah C.C. hâşâ birçok parçalardan mürekkep bir şey olurdu. Hâlbuki Allah Cisim değildir. Eğer sıfatları zatından başka bir şey olsaydı o zaman birçok ilahın varlığını kabul etmek gerekirdi. Yani bir Allah var bir de yaratan var, bir Allah var bir de gören var, bir Allah var bir de işiten var demek gerekirdi ki bu ilahların çoğalması demektir. Hâlbuki Allah’dan başka ilah yoktur.]


Bu sıfatlar: İlim, Kudret, Hayat, Kuvvet, (Kudret manasına), Semi (işitmek), Basar (görmek), İradet (dilemek), Meşiyyet (İrade manasına) Fiil (2), Yaratmak, Rızk vermek, Kelâm (konuşmaktır.) Allah söz ile konuşur. Bu sıfat Onun için ezeli bir sıfattır. Allah’ın konuşması (bizim kullandığımız gibi ) harfler ve sesler ile değildir. Kelâm sıfatı susmaya ve konuşamamaya zıttır. Allah’ı Teala Kelâm sıfatı ile konuşur, emreder, yasaklar, haber verir(3).






  Tekvin sıfatının bir ismi de sıfat-ı fi’liyyedir.
  Allah’ü Tealanın sıfatları üç kısımdır.
1.   Sıfat-ı Selbiyye: Allah’ü Tealanın zatına layık olmayan sıfatlardır. Mesela: yemek, içmek, giymek, bir şeye benzemek, çocuğunun olması, mekana ihtiyaç gibi...Bunlar Allah’ü Tealada asla bulunmaz.
2.   Sıfat-ı Müteşabihat. Bu sıfatlar Allah’ta vardır. Lakin bu sıfatları zahiri olarak anlaşıldığı şekli ile anlamak caiz değildir. Zira noksanlık gerektirir. Bu sıfatların olduğu bilinir ancak ne şeklide oluğu meçhuldür. İman vaciptir. İnkar küfürdür. Sual ise bidattir. O sıfatların manalarını ancak Allah, Resulü ve onun bildirdikleri bilir. Müteşabihat’a misal: “Errahmanü Alel Arşisteva”, “Yedullahi fevka eydihim”, “vech”, “nefs”, “isba’”, “kadem”, “nüzul”, “gurb”, “bu’d” gibi. Bu müteşabihatı ancak Allah ve resulü söylemeye haizdir. Onlardan başka kimse bu tarz bir müteşabihat söyleyemez. Söylerse bidat ile hükmolunur.
3.   Sıfat-ı Sübutiyye’dir. Bu da iki kısımdır.



Bu derste cevaplanması icap eden sualler
1.   Âlem kaç kısımdır?
2.   Âlem muhdes midir?
3.   Âyan nedir?
4.   Â’raz nedir?
5.   Cevher nedir?
6.   Allah Celle Celalühü’nün kelam sıfatını anlatınız.
Âlem (Kâinat) bütün parçalarıyla sonradan yaratılmıştır. Çünkü âlem, a’yân ve a’razdan oluşur.
A’yân: Başlı başına mevcut olandır. Buda birçok parçadan meydana gelir (Mürekkep) Cisim gibi. Ya da parçalardan meydana gelmez (Gayri mürekkep) cevher gibi. Cevher: Parçalanamayan en küçük parçadır.


[Cevher için daha önceleri “Atomdur” diyenler olmuştur. Atomun parçalanmasından sonra bu hakikatin yok olduğu iddia edilmiştir. Burada asıl ifade edilen şey atom, ya da onun parçaları değildir. Parçalanamayan en küçük parça vardır. Ve maksud olan budur.]

A’raz ise başlı başına mevcut olmayan şeydir. Cisimlerde ve cevherlerde ortaya çıkar. Renkler, biçimler, tatlar ve kokular gibi.
Âlemin yaratıcısı ancak Allah-ü Tealadır. Allah-ü Teala birdir. Kadimdir.(Evvelinde yokluk geçmemiştir.) Diridir. Kadirdir. (Gücü her şeye yeter.) Her şeyi bilicidir. Her şeyi işiticidir. Her şeyi görücüdür. İrade sahibidir. Araz değildir. Cisim değildir. Cevher değildir. Suret değildir. Hudutları (boy, en gibi) yoktur. Adedi yoktur. Birdir, tekdir. Bir şeyin parçası değildir. Parçası olan bir şeyin bütünü de değildir. Birçok şeyden meydana gelmiş de değildir. Sonu yoktur. Cinsiyeti yoktur. Keyfiyeti (renk, koku, tat, sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluk gibi özellikleri) yoktur. Bir mekânda bulunmaz. Üzerinde zaman mefhumu geçerli değildir. Ona hiçbir şey benzemez. Onun ilim ve kudreti dışında hiçbir şey yoktur.
Allah Celle Celalühünün kendisinde bulunan ezeli sıfatları vardır. Bu sıfatlar kendisinin ne aynısıdır, nede başkasıdır.


[Kişinin aynaya ya da suya akseden görüntüsü onun ne bizzat kendisidir. Ne de ondan başka bir şeydir. Bunun gibi Allah’ın sıfatları zatının ne bizzat aynısıdır,  ne de başkasıdır. Eğer zatının aynısı olsaydı Allah C.C. hâşâ birçok parçalardan mürekkep bir şey olurdu. Hâlbuki Allah Cisim değildir. Eğer sıfatları zatından başka bir şey olsaydı o zaman birçok ilahın varlığını kabul etmek gerekirdi. Yani bir Allah var bir de yaratan var, bir Allah var bir de gören var, bir Allah var bir de işiten var demek gerekirdi ki bu ilahların çoğalması demektir. Hâlbuki Allah’dan başka ilah yoktur.]
Bu sıfatlar: İlim, Kudret, Hayat, Kuvvet, (Kudret manasına), Semi (işitmek), Basar (görmek), İradet (dilemek), Meşiyyet (İrade manasına) Fiil , Yaratmak (2), Rızk vermek, Kelâm (konuşmaktır.) Allah söz ile konuşur. Bu sıfat Onun için ezeli bir sıfattır. Allah’ın konuşması (bizim kullandığımız gibi ) harfler ve sesler ile değildir. Kelâm sıfatı susmaya ve konuşamamaya zıttır. Allah’ı Teala Kelâm sıfatı ile konuşur, emreder, yasaklar, haber verir.(3)

Ekler:
  Tekvin sıfatının bir ismi de sıfat-ı fi’liyyedir.
  Allah’ü Tealanın sıfatları üç kısımdır.
1.   Sıfat-ı Selbiyye: Allah’ü Tealanın zatına layık olmayan sıfatlardır. Mesela: yemek, içmek, giymek, bir şeye benzemek, çocuğunun olması, mekana ihtiyaç gibi...Bunlar Allah’ü Tealada asla bulunmaz.
2.   Sıfat-ı Müteşabihat. Bu sıfatlar Allah’ta vardır. Lakin bu sıfatları zahiri olarak anlaşıldığı şekli ile anlamak caiz değildir. Zira noksanlık gerektirir. Bu sıfatların olduğu bilinir ancak ne şeklide oluğu meçhuldür. İman vaciptir. İnkar küfürdür. Sual ise bidattir. O sıfatların manalarını ancak Allah, Resulü ve onun bildirdikleri bilir. Müteşabihat’a misal: “Errahmanü Alel Arşisteva”, “Yedullahi fevka eydihim”, “vech”, “nefs”, “isba’”, “kadem”, “nüzul”, “gurb”, “bu’d” gibi. Bu müteşabihatı ancak Allah ve resulü söylemeye haizdir. Onlardan başka kimse bu tarz bir müteşabihat söyleyemez. Söylerse bidat ile hükmolunur.
3.   Sıfat-ı Sübutiyye’dir. Bu da iki kısımdır.


Bu derste cevaplanması icap eden sualler
1.   Âlem kaç kısımdır?
2.   Âlem muhdes midir?
3.   Âyan nedir?
4.   Â’raz nedir?
5.   Cevher nedir?
6.   Allah Celle Celalühü’nün kelam sıfatını anlatınız.
Kur’an-ı Kerim Allah’ın kelamıdır ve yaratılmamıştır. Kur-an Mushaflarda yazılmış, kalplerde ezberlenmiş, dillerimizde okunmuş ve kulaklarımızla dinlenmiştir. Kur-an bu özelliklerden istisna tutulamaz.


[Kur’an-ı Kerim iki kısımdır: 1-Kelâm-ı Nefsi, 2- Kelâm-ı Lâfzî. Kelâm-ı Nefsi Allah’ü Tealanın zatı ile kâimdir. Daima mevcuttur. Mahluk değildir. Kelâm-ı Lafzi ise elimizde tuttuğumuz mushaftır. Mahlûktur. Okuduğumuz zaman mevcut olur, sonra yok olur. Meselâ: 1980 senesinde basılmış olan bir Kur’an, 1979’da yoktu. Daha sonra yaratılmış oldu. Kur’an-ı Azimüşşan’ın elimizde tutuğumuz Mushaf şeklinin (kâğıt, mürekkep ve yazıdan meydana gelen şeklinin) mahlûk olduğunda şüphe yoktur. Mahlûk olmayan Kur’anın kitap şekli değil bizzat kendisidir (Kelâm-ı Nefsi). Kur’an-ı biz sesimizle okuduğumuzda meydana gelen ses mahlûktur. Ancak okuduğumuz kuran mahlûk değildir. Kur’anı yazdığımızda bu yazı mahlûktur. Ancak yazıya döktüğümüz Kur’an mahlûk değildir. O yaratılmamıştır. Sonradan olmamıştır. Bizzat Allah’ın zatı ile kaim olan kelam’ıdır. Onun sözüdür. Mahluk olan yazılar, sayfalar ve sesler mahluk olmayan Kelâm-ı nefsi’ye delalet eder. ]

Tekvin ise Allah’ü Teala’nın ezeli bir sıfatıdır. Tekvin; Allah’ın âlemi ve âlemin parçalarından her bir parçayı meydana gelme zamanı geldiğinde yaratmasıdır. Ehl-i Sünnete göre tekvin sıfatı, mükevven (yaratılmış olan şey) değildir.
İradet Allah’ü Tealanın ezeli bir sıfatıdır. Allah’ın zatında olan bir sıfattır. (Sıfat-ı Zatiyyedendir.)



 
Bu derste cevaplanması icap eden sualler
1.   Kur’an mahluk mudur?
2.   Kur’an-ın mahluk olan kısmı var mıdır?
3.   Allah Celle Celâlühü’nün Tekvin sıfatını anlatınız.
 
Allah’ü Tealayı görmek (Ru’yetullah) akla göre caizdir.  Nakil yolu ile ise vaciptir. Mü’minlerin ahirette Allah’ı görecekleri ayet ve hadislerle sabittir. Allah’ın görülmesi; Herhangi bir mekân, karşı karşıya olmak şeklinde bir yön, herhangi bir ışıma, gören ile görülen arsında bir mesafe olmaksızın gerçekleşecektir.
[Ru’yetullahın Âyetten olan delili Sûre-i Kıyâme’nin 22–23. Âyetleridir. “Yüzler var ki o gün pırıl pırıl parlayarak, Rablerine nazar eder” (O’nun cemâli bâ kemâlini seyrederler.)

[Hadis-i Şerifte: “Muhakkak siz yakında (cennette) ayın 14’ünde Ay’ı gördüğünüz gibi rabbinizi görürsünüz”  buyrulmuştur.
Allah’ü Teala kulların, iman, küfür, itaat ve isyan gibi tüm fiillerin yaratıcısıdır. Kulların yaptığı tüm işler Allah’ın iradesi, meşiyyeti, hükmü, kazâsı ve takdiri iledir.
[Cenab-ı Hakkın kazâ sıfatının eseri iki kısımdır.
1.   Kazâ-i Mübrem. Takdir olunan şey elbette meydana gelir. Sebebine yapışmanın faydası yoktur. Eceli gelip ölmek gibi… “Ecel geldiği zaman ne bir an ileri gider, ne de geri kalır”
2.   Kazâ-i Muallak: Sebebine yapışmakla değişebilir. Mesela: Sadaka vermek, kurban kesmek ve sıla-i rahim yapmakla bazı belaların def edilmesi gibi. Şer-i sebeplerine yapışmakla def olunabilen kazâ eğer defolmaz da meydana gelirse o zaman bu kazâ muallak değil mübrem imiş demektir. Lâkin biz hangi kazâ mübremdir, hangisi muallaktır bilemeyiz. Bunun için “Acaba muallak mıdır” düşüncesi ile sebeplere yapışmaya devam ederiz.]
Kullar için isteklerine bağlı fiiller vardır. Bunlar ile sevap kazânır ve ceza görürler. Kulların istekleri ile yaptıkları fiillerden iyi olanları Allah’ın rızası ile gerçekleşir. Kötü olanları ise Allah’ın rızası olmadan gerçekleşir.
[İyi ya da kötü kulun yaptığı bütün işlerin yaratıcısı Cenab-ı Haktır. Burada “Allah kötü olan şeyi nasıl yaratır, kötü olan Allah’a yakışır mı?” gibi bir sual sorulduğunda cevap kötü olanların Allah’ın rızası ile gerçekleşmediğidir. Allah yaratır ama bu işe kulun tevessül etmesinden dolayı râzı olmaz. Râzı olmadığı halde kuluna imtihan fırsatı vermek için yaratır.  Kul iradesini kullanarak yapmaya teşebbüs ettiği ve yaptığı tüm işlerden dolayı mesuldür.]
İstitâat (güç, kudret) fiil ile beraberdir. Fiil ile birlikte ortaya çıkan güç: Kendisi ile iş meydana gelen kudretin aslıdır. Bu güç ve kudret sebepler, aletler ve azalar sağlam olduğunda verilir. Bir kişinin bir vazife ile mükellef olması bu güç ve kudretin olmasına bağlıdır. Kul, gücünün yetmediği bir şeyle mükellef tutulamaz.
[İstitâat: Âzaların, aletlerin ve sebeplerin sağlam olması demektir. Bir kimsenin eli hiç olmasa onun üzerine kudret verilmez. Güneşin olması, görmek için sebeptir. Güneş olmazsa, ışık olmazsa göz üzerine görme kudreti verilmez. Bir kimsenin bir şey ile mükellef tutulması için sebep, alet ve azaların sağlamlığı şarttır. Deli için namaz emri yoktur. Çünkü aklı yoktur.]


Bu derste cevaplanması icap eden sualler
1.   Ru’yetullah caiz midir?
2.   Allah nasıl görülecektir?
3.   Kulların yaptıkları iyi ve kötü filleri kim nasıl yaratır?
Bir insanın vurması neticesinde dövülende meydana gelen acı, bir kişi tarafından kırılmakla camda meydana gelen kırılma ve buna benzer şeylerin tamamı Allah tarafından yaratılmıştır.
[Cümle eşyada müessir olan ancak Allah’ü Tealadır. Ekmeğin doyurmasında, suyun kandırmasında, bıçağın kesmesinde, ateşin yakmasında müessir olan ancak Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir şeyin tesiri ve alakası yoktur. Bunlar görünüşte bir şeye tesir edebilir. Ancak tesir eden sebep değildir. Allah tesiri sebep katında yaratmıştır. Ekmek katında doymayı, su katında kanmayı dilerse yaratır. Allah’ın adeti, kul bir şeye teşebbüs etmedikçe ve sebebine yapışmadıkça yaratmamaktır. Eğer Allah’tan başka tesir eden bir şey olsa idi, bütün peygamberler ümmetlerini cennete götürür, şeytanda bütün insanları cehenneme götürürdü.]
Allahtan başkasının eşya üzerinde tesiri vardır diyenler 10 kısımdır.
1.   Hukema denilen Süfehâ. Yeri göğü Allah yarattı. Ancak yardımcıları vardı diyenlerdir.
2.   Eflakiyyün. (Yıldızcılar) Yeri göğü Allah yarattı. Ancak bize fayda ve zarar yıldızlardan gelir diyenlerdir.
3.   Tabaiyyun. (Tabiatçılar) Yeri göğü Allah yarattı. Ancak fayda ve zarar tabiattan gelir diyenlerdir.
4.   Seneviyyun. Yeri göğü Allah yarattı. Ancak hayrı ayrı, şerri ayrı ilâh yarattı diyenlerdir.
5.   Mecusiler. (Ateşperestler) Yeri göğü Allah yarattı. Ancak hayırlı olanları Allah yaratır. Zararlı olanları şeytan yaratır diyenlerdir.
6.   Veseniler. (Putperestler) Yeri göğü Allah yarattı. Ancak fayda ve zarar putlardan gelir diyenlerdir.
7.   Mu’tezile. Yeri göğü Allah yarattı. Ancak Hayrı Allah yaratır. Şerri nefsimiz yaratır diyenlerdir.
8.   Kadriye. Yeri göğü Allah yarattı. Ancak hayır ve şerri nefsimiz yaratır diyenlerdir.
9.   Cühelâi Nâs (Cahil insanlar). Yeri göğü Allah yarattı. Ancak felek bizi buldu. Feleğin sillesini yiyen böyle olur, bahtım açık değilmiş derler. Ya da falan şey uğurlu imiş, falan uğursuz imiş diye inandılar. Buraya kadar sayılanların hepsinin itikatları şirktir. Küfürdür.
10.   Müminlerden bazıları. Bunlar olması gerektiği gibi yeri ve göğü yaratan, hayır ve şerri yaratan, âleme rızk veren ve âleme tesir eden ancak Allah’tır diye itikad ederler. Ancak Ahiret amelini dünya için vesile kılarak riyakâr davranırlar. Bunların yaptıkları da Şirk-i hafi (gizli şirk)tir. Buna ulema “küfür değildir” demişlerdir. Ancak büyük günah olduğunda şüphe yoktur.


Bu derste cevaplanması icap eden sualler
1.   İnsanın çalışması ya da teşebbüsü ile meydana gelen şeylerin yaratıcısı kimdir? Bir insan için “yarattı” diyebilir miyiz, Neden?



Bu haber 59 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

DERSLER

İlmi Kelam Dersleri 2

İlmi Kelam Dersleri 2 Harikulade haller 3 kısımdır. Bu harikuladeyi gösteren kişi Nebi olduğunu iddia etmişse Mucize denir, bir nebiye in...

NASİHAT

NAMAZ

Ben Bitti Demeden Bitmez.22 Eylül 2017

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

MÜSLÜMANCA YAŞAM

ALPEREN

OSMANLI


OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


İSLAM HUZUR

NAMAZINI KIL


YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi