BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

HABER DAKİK

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

ANKET

Bugün seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz










Tüm Anketler

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SAYAÇ 08/05/2011




     
 

KARDEŞ SİTELER

www.yenihafta.org/hilalgul/
www.dunyabulteni.net
www.sadakat.net
www.incemeseleler.com
www.gunduzce.com
dersbilgileri.net
www.tacettindergahi.net
www.nizamialem.org
www.analizyayincilik.com.tr
www.seyrangah.tv/index.php
http://www.haberarz.com/
www.resulullah.org
ASR-I SAADETTE DİNLER VE GELENEKLER

ASR-I SAADETTE DİNLER VE GELENEKLER

Tarih 10 Eylül 2011, 11:15 Editör HÜSEYİN NECATİ

Asr-ı Saadet olarak nitelendirilen Hz. Peygamber'in içinde yaşadığı dönem, Arap Yarımadası'nda ilk planda Müşrikler, Hanifler, Yahudiler ve Hristiyanlar göze çarpmaktaydı. Arap Ya-rımadası'mn kuzey bölümü olan Suriye-Filistin'de Hristiyanhk hakimdi.

ARABİSTAN'DA DİNLER VE YAYILDIKLARI BÖLGELER

 

Asr-ı Saadet olarak nitelendirilen Hz. Peygamber'in içinde yaşadığı dönem, Arap Yarımadası'nda ilk planda Müşrikler, Hanifler, Yahudiler ve Hristiyanlar göze çarpmaktaydı. Arap Ya-rımadası'mn kuzey bölümü olan Suriye-Filistin'de Hristiyanhk hakimdi. Bu bölgeler Bizans'ın himayesindeydi. Öte yandan Sasanîler, himayeleri altına aldıkları kuzeydeki Hîre hristiyanla-rına, rakipleri olan Bizans'a karşı Nasturî mezhebini telkin etmişlerdi. Arabistan'ın Yemen gibi güney bölgeleri ise zaman zaman Yahudilikle Hristiyanhk arasında el değiştirmiştir. Hıcâz gibi iç bölgelerde ise Müşriklik hüküm sürüyordu, ayrıca koloniler halinde yahudiler mevcuttu. [2]

 

1- Güney Arabistan

 

Tarihi belgelerden öğrenildiğine göre Güney Arabistan'ın es­ki dini, güneş, ay, yıldızlar gibi gök cisimlerine tapmaktan ibaret­ti. Başlıca gök tanrıları arasında Astar (Babil'deki İştar/Zühre), Vedd (Babildeki Sin/Ay), Nekruh (Zuhal veya Merih), Anbay (Ba­bil'deki Nebo), Hol-Şems (Babil'deki Şamas/Güneş tanrıçası bu­lunmaktaydı. Güney Arabistan tanrılarının mahiyetlerini iyi an­layabilmek için, daha eski devirlerdeki Mezopotamya kavimleri­nin tanrılarıyla karşılaştırmak gerektir.

Güney Arabistan tarihinin son dönemlerinde yer alan Him-yerliler'de, M. 6. yüzyıl başlarında önce Yahudiliğin daha sonra da Hristiyanhğm yayıldığım görmekteyiz. M. 630 yılma doğru da tüm güney Arabistan ve Yemen halkı İslâmiyet'i kabul etmiştir.

Yemen'de bulunan Yahudilerin, buraya ne zaman geldikleri hak­kında ibranî kaynaklarında herhangi bir bilgi yoktur. Fakat onla­rın Yemen'e Kayser Titus ile Kayser Hederyan'ın Filistin'e yaptık­ları saldırılar sonrası geldikleri sanılmaktadır. İslâm tarihçileri­nin kaydettikleri bir rivayete göre, Yemen hükümdarı Es'ad Ebu Kerîb doğu seferinden dönerken Yesrib'e (Medine) uğramış ve gi­derken burada bıraktığı oğlunun öldürülmüş olduğunu öğrenerek burayı yerle bir edeceğine yemin etmiştir. Fakat Benû Kurayza'ya mensup iki haham ona, bu beldeye son Peygamber'in hicret edece­ğini, şayet bu beldeye saldırırsa kendisinin helake uğrayacağını söyleyerek onu fikrinden caydırmışlardır. Yemen Tübba'sı Es'ad Ebu Kerîb, daha sonra bu iki hahamın asıl dinini kabul ederek Ya­hudiliğe geçmiştir. Daha sonra da Yemen halkı toptan Yahudiliği kabul etmiştir. Es'ad Ebu Kerib'den sonra, küçük oğlu Zû Nuvâs (Zür'a) hükümdar olmuş ve Necrân bölgesinde bulunan hristiyan­ları Yahudiliğe davet etmiştir. Yahudiliği kabul etmeyen 20.000 hristiyanı, M.S.525'de Kur'ân-ı Kerim'de Uhdud olarak bahsedi­len içi ateş dolu çukurlara atarak yakmıştır. Bu zulümden kaça­rak kurtulan Devs Zû Saleban adlı bir hristiyan Bizans İmparato­runa giderek yardım istemiş, o da Habeş Necaşisi'ne bir mektup yazarak yardım etmesini istemiştir. Bunun sonucu olarak, Yemen Habeş istilasına uğramış ve buradaki yahudi hakimiyeti sona ererek, idare Habeşli hri s ti yanların eline geçmiştir.[3]

Habeş istilasından sonra Yemen'deki yahudiler kendilerini toparlayamadılar. islâm'ın burada yayılışı esnasında da herhangi bir mukavemetleri söz konusu olmadı. Sasanî valisi Bazan ile ge­niş bir halk topluluğu islâm'a girince Yahudiler de müslüman ol­mayı veya cizye vermeyi kabul etmişlerdir, islâm'ın ortaya çıktığı anda Yemen'de hiç yahudi olmadığı iddiası isabetli olmamalıdır. Çünkü kaynaklarımızda, Hz. Peygamber zamanında Yemen'de yahudüerin mevcut olduğuna dair rivayetler vardır ve zamanımı­za kadar Yemen'de yahudiler mevcut olmuşlardır. Habeşlilerin Yemen'e saldırılarının başlangıcı M.S. 2. yüzyılın başlanna kadar gitmektedir, ilk zamanlar Yemen ve Tihame'nin bazı kısımlarını ele geçiren Habeşliler, daha sonraları Yemeni tamamen elde etmişlerdir. Habeşlilerin Hristiyanlığı Arap Yarımada sı 'nda yay­mak maksadıyla, Roma imparatoru Büyük Kostantin'in (ö. 337) teşvikiyle saldırdıkları bilinmektedir. Bizans imparatorları nüfuz ve ticaretlerini genişletmek için bir vasıta olarak kullandık­ları Hristiyanlığı Arap Yarımadası'nda yaymak için büyük gayret sarfetmişlerdir. Onların Necran ve Aden taraflarına papazlar gönderip "Necran Kabe'si" diye anılan bir manastır yaptırdıkları bilinmektedir.

Habeşlilerin Yemen valisi olan Ebrehe'nin, San'a'da, "El -kulleys11 adı verilen çok güzel bir kilise yaptırarak, bütün Arapla­rın Mekke'deki Kabe'yi bırakıp buraya yönelmelerini istedi. Ancak Kinane oğullarından bir arap Ebrehe'nin bu teşebbüsüne karşı çıkarak, San'a'da bulunan el-Kulleys tapmağına girdi ve içi­ne pisledi. Bu durumu öğrenen Ebrehe çok sinirlendi ve Kabe'yi yıkmaya and içti ve ordusunu alarak Mekke'ye doğru yola çıktı. Ordusunda Mahmud adlı bir de fil vardı. Böylece Kur'ân-ı Kerim'de bahsedilen fil vak'ası meydana geldi. (M. 570) Ebrehe'­nin bu teşebbüsünün, Hristiyanlığı Arabistan'ın iç bölgelerine de yaymak maksadım taşıdığı düşünülebilir. Yemenliler daha sonra, Sasanî hükümdarı Anoşervan-ı Adil zamanında iranlıların haki­miyeti altına girdiler, iranlılar, din ve ibadet hususnda Yemenli­lere karışmadılar ve zor kullanmadılar. Yemen'in iranlı valileri zamanla Hadramevt, Uman ve Bahreyn taraflarım da ele geçirdi­ler, iran'ın son Yemen valisi Bazan, H. 7/M. 629'da îslâmiyeti ka­bul edince Yemen'deki Iran hakimiyeti sona erdi. islâmiyet ortaya çıktığı zaman Güney Arabistan'da Hristiyanlık oldukça yaygın bir durumdaydı. Ancak Araplar arasında, Yahudilik ve Hristiyan­lık geniş kitlelere intikal etmemiştir. Bunun sebepleri arasında Arapların putperestliği milli bir din olarak benimsemeleriyle, hürriyetlerine bağlı oluşlarının tabii sonucu olarak yabancı dinle­re iltifat etmeyişleri gösterilebilir. Hristiyanlık Güney Arabis­tan'a Hicaz yolu ile Suriye, Habeşistan ve deniz yolu ile muhtelif kıyılardan hristiyan misyonerleri tarafından yayılmıştır.[4]

 

2- Kuzey Arabistan

 

İslâm'dan Önce Kuzey Arabistan'da Nabathlar, Palmirliler, Gassanîler, Hireliler ve Kindeliler'in devlet kurduklarım görmek­teyiz. Nabathlar putperest olup, Zü'ş-Şera, Menat ve Kays adında üç büyük tanrıya tapmaktaydılar. Palmirliler de putperest olup 60 kadar tanrıları vardı. Bu tanrılar arasında Bal, Baalşemin, Bel, Beltis, Belhammon, el-Lât, el-Uzzâ ve el-Menât vardı. Neme-sis talih tanrısı idi. Arso ve Azizo da akşam ve sabah yıldızlarını temsil eden tanrılardı. Yarhibol güneş tanrısıydı. Gassanîler ise, Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Hireliler ise başlangıçta putperest idiler ve el-Uzzâ adlı putları meşhurdu. Miladî 6. asrın ikinci yarı­sına kadar hüküm sürmüş olan hükümdarları Münzir, esirleri el-Uzzâ'ya kurban ediyordu. Miladî 5. yüzyıl ortalarında Hire şeh­rinde Hristiyanlığın Nasturî mezhebine mensup bir topluluk meydana gelmişti. Hire hükümdarlarının, Hristiyanlığm misyo­nerlik faaliyetlerine karşı epeyce direndikleri anlaşılmaktadır, ilk olarak M. 563'de tahta çıkan Amr B. Hind'in Hristiyanlığı ka­bul ettiği bilinmektedir. Amr'm annesi Hind bir hristiyandı. Amr'dan sonra, el-Uzza putuna tapma adeti tekrar geri gelmişti. Daha sonra M. 586'da tahta geçen Nunıan b. Münzir Ebu Kabus Hristiyanlığa girdi. R. Dozy, Arabistan'ın her tarafında, Arapla­rın Hristiyanlığı gerçek olarak değil, dış görünüş itibariyle kabul etmiş göründüklerini ileri sürmüştür. Hristiyanlığı kabul eden Hire hükümdarları, Hire şehrinde birçok kiliseler yaptırmışlardı. Kilise tarihleri, M. 410'dan beri Hire şehrinin bir piskoposluk merkezi olduğunu bildirmektedirler.

Hire hükümdarlarından Münzir b. Maissema, Sasanî hükümdarlarından Kubad (Saltanatı m. 488-531) tarafından Mazdek mezhebine girmeye zorlanmışsa da Münzir bunu kabul etmemiştir. Mazdek adlı biri tarafından kurulan ve mal, kadın ortaklığı ile hayvan kesme yasağına dayanan Mazdek mezhebi­nin Hire'de taraftar bulamadığı anlaşılmaktadır.[5]

 

3- Hicaz Bölgesi

 

Hicaz bölgesi denilen Mekke, Medine (Yesrib) ve Taif dolayla­rından meydana gelen sahada ise, Yahudilerle Araplar yaşamaktaydı. Araplar, Mekke'de Kureyşliler, Medine'de Evs ve Hazrec, Taif te Sakif "kabilelerinden meydana geliyordu, içlerinde Hz.ibrahim'in getirdiği dine inanan ve "Hanif' olarak adlandırı­lan az sayıda kimse mevcut olmasına rağmen, Arapların çoğu put­perestti. Hristiyanlara da rastlanmaktaydı. Hz. Peygamberin gönderildiği çağda, Mekke Arap putperestliğinin merkezi haline getirilmiş, Hz. ibrahim ve İsmail'in Allah'ın evi olarak inşa ettik­leri Kabe bir putperest mabedine dönüştürülmüştü. Hz. ibra­him'in getirdiği Tevhid Dinini unutarak, tahrif eden, şirke bulaş­tıran Arap kabilelerinden herbirinin bir putu vardı. Bunlardan Huzeyl kabilesi Ruhat bölgesinde Suva adlı bir puta tapmaktaydı. Kelb kabilesi ise Dumetü'l-Cendel'de Vedd putunu benimsemiş­lerdi. Tay ve Mezhic kabilelerine mensup Cüreş halkı Yağus putu­nu ilah olarak kabul etmişti. Hemdan kabilesinin Hayvan boyu ise, Yemen'de Yauk putunu benimsemişti. Himyer kabilesinin Zü'1-Küla boyu da Nesir (veya Nesr) putunu seçmişti. Havlan bo­yunun da Umyanis adlı bir putu vardı. Milkan boyuna gelince, on­ların da Sa'd adında bir putları mevcuttu. Ayrıca Devs kabilesinin de bir putu olduğu bilinmektedir.

Kureyş kabilesi ise, Kabe'nin içinde bulunan Hubel adlı bir puta tapmaktaydı. Bu put, Mekke'nin hakimiyeti Huza'a kabile­sinin eline geçtikten sonra, onların başkanları olan Amr b. Luhay tarafından Suriye'den getirilmişti. Amr b. Luhay'm Hz. ibra­him'in tevhid dini Hanifliği tahrif ederek, Araplar arasında put­perestliği yerleştiren kimse olduğu bildirilmektedir. Hübel, kır­mızı akikten yapılmış, insan şeklinde bir put idi. Bu putu, Pey­gamberimizin dedelerinden Kusay'm Kabe'nin içine aldığı kayde­dilmektedir. Yine Kureyş kabilesi Zemzem kuyusunun yanında bulunan Isâf ve Naile adlı putlara da tapmaktaydı. Bunlardan başka Tâğut demlen tapmakları vardı. Bunlar Kabe'den ayrı olup sayıları yüz civarındaydı. Araplar bunlara da Kabe'ye gösterdik­leri saygı gibi saygı gösterirlerdi. Bu tağutlarm "Sadin" ve "Hâcib" denilen bakıcıları ve kapıcıları mevcuttu. Fakat yine de Kureyş'e mensup araplar Kabe'nin bütün tağutlara üstün olduğunu bilir­ler ve Hz. İbrahim'in inşa ettiği mescid olduğunu kabul ederlerdi. Arapların benimsemiş oldukları diğer putlar arasında el-Uzzâ, el-Lât, el-Menât bulunuyordu. El-Uzzâ Kureyş ve Kinane kabileleri­me ait olup, Batn-ı Nahle'deydi. el-Lât ise Taif ve civarında ikamet d     Sakif kabilesine aitti. Menat'a gelince bu da Evs ve Hazrec kabileleriyle, Medine'de bulunan diğer putperest kimselere ait olup, deniz kıyısında Müşellel dağı civarındaydı. Bunlardan baş­ka Devs, Haram, Becile kabilelerine ait olan Zü'1-Halasa tapmağı vardı. Bu tapınak Tebale bölgesindeydi. Tay kabilesinin Fels adı­nı taşıyan bir mabedleri mevcuttu. Bu tabutların bazısı hem tapı­nak, hem de birer tanrı gibi telakki edilmekteydi. Ayrıca bunlar­dan herbiri hem bir dini ziyaret merkezi, hem de ticaret merkezi durumundaydı. Bilhassa Taif tapınağı ile, Yemen'deki "Yemen Kâbesi" denilen tapmak ticarî açıdan Kabe'ye rakip idiler.[6] Hz. Peygamberin gönderildiği dönemde Arabistan'ın çeşitli bölgele­rinde muhtelif koloniler halinde yahudiler de yaşamaktaydı. Bun­lar daha çok Medine, Hayber civarında yoğunlaşmıştı. Fedek, Va-di'1-Kurâ, Teymâ, Maknâ, Eyle, Cerbâ, Ezruh, Ariz gibi bölgelerde de yahudi nüfus mevcuttu. Yemende ise, Habeş istilasına sebeb olan yahudi hakimiyetini bilmekteyiz.

Yahudilerin Arap Yarımadası'na ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemektedir. Fakat onların Babil kralı Buhtunna-sır'ın M.0.587 yılında Kudüs'ü işgalinden ve halkını esir olarak Babil'e götürmesinden sonra veya Roma imparatoru Titüs'ün Ku­düs'ü ele geçirmesinden sonra kaçarak buraya geldikleri ve kabi­leler halinde Arabistan'ın çeşitli bölgelerine yerleştikleri tahmin edilebilir. Arabistan'ın Hicaz, Vadil-Kura, Hayber, Teyma, Yes-rib, Eyle gibi bölgelerine yerleşen yahudiler buralarda ziraat ve ti­careti geliştirmişlerdir.

Medine yahudileri, ilk önce şehrin kenar kısımlarına yerleş­mişler, zamanla buranın yerlileri olan Cürhüm ve Amalikaları sürerek şehrin kontrolünü ele geçirmişlerdir. Bedevi araplarm saldırılarına karşı korunmak için "Utum" adı verilen kaleler inşa etmişlerdir. Hz. Peygamber döneminde Medine yahudileri başlı­ca, Beni Nadir, Beni Kureyza ve Beni Kaynuka kabilelerinden meydana geliyordu. Babil sürgününden sonra dinî hayat yönün­den kapalı cemaatlar halinde yaşayan Medine (Yesrib) yahudile­ri, dil hususunda Araplara uymuşlardı. Milattan sonra 2. asırda Yemen'deki Seylü'1-Arim adı verilen bazı Arap kabileleri buradan göçederek, Medine'ye yerleşmişlerdir. Ancak bunlar, uzun yıllar yahudilerin baskısı altında onlara haraç vererek yaşamışlardır.

Daha sonraları Hazrec kabilesine mensup Malik b. Aclan, Suri­ye'deki Gassanîler'in yardımıyle yahudileri yenmiş, böylece Yes-rib'in idaresi Evs ve Hazrec'in denetimine geçmiştir. Bundan son­ra yahudiler aralarında siyasî bir birlik kuramamışlar, bazan Evs, bazan Hazrec kabilesinin yanında yer alarak birbirlerine karşı savaşmışlardır.[7] Medine yahudileri bu dönemde dini ve kül­türel yönden Araplardan üstün görünme gayreti içindeydiler. Bu­nu kısmen de olsa kabul ettikleri düşünülebilir. Eğitim, öğretim ve kazaî işlerini gördükleri Beytü'l-Midras adlı bir müesseseye sa­hiptiler. Burada dinî törenleri yapıyor, Tevrat, Mişna ve Zebur'u okuyor, çocuklarının eğitim ve öğretim işlerini hallediyorlardı. İç­lerinden suç işleyenleri de burada cezalandırıyorlardı. Yahudiler kendi hukuklarına tam riayet etmeseler de, bu dini hukuk zaman zaman, yahudi olmayan bazı Araplar tarafından da benimsenmiş­ti. Tevrâtı İbranice okuyup, Arapça tefsir ediyorlardı. Bu da onla­rın, Arapları kendi dinlerine çevirme hususunda az da olsa gayret sarfettiklerini, dinlerini sadece kendilerine mahsus görmedikle­rini hatıra getirtmektedir. Fakat Araplar, Yahudilerin dinlerine fazla rağbet göstermemişlerdir. Ancak tek tük de olsa onların tesir sahasına girenlere de rastlanmaktaydı. Söz gelimi, çocuğu olma­yan Araplar, Allah kendilerine bir çocuk verdiği takdirde, onu ya­hudi terbiyesine göre yetiştireceklerine dair adakta bulunmak­taydı. İlerde de kaydedileceği gibi, Yahudileri taklid etmek sure­tiyle, hayızlı hanımlarını evden çıkaran, onlarla irtibatı kesen Araplara da rastlanmaktaydı. Yahudiler, Arapları kendi dinleri­ne çevirme gayretlerinden dolayı bazan çekişmeye giriyorlar ve sı­kıştıklarında da, semavi bir kitaba sahip olduklarım hatırlatıp, psikolojik bir üstünlük sağlamak istiyorlardı. Kendilerinin Allah'ın dostları ve sevgilileri olduklarını söylüyorlar,[8] Arapları Tevrat'ta geleceği bildirilen bir peygamber ile korkutuyorlardı.[9] Bekledikleri peygamber gelince, onunla birlik olup, Ad ve İrem kabilelerinin akıbetine uğratacaklarını söyleyerek Arapları teh-did ediyorlardı.[10]

 

Birinci Bölüm

 

HANİFLİK VE GELENEKLERİ

 

Hz. Peygamber dönemi Arabistan'ında Hz. ibrahim'in getir­miş olduğu dine inanan ve "Hanifler" olarak adlandırılan birta­kım kimselerin mevcut olduğunu kaynaklarımız haber vermekte­dir. Bunlar, putlara tapmıyorlar, kurban keserek ya da başka bir şekilde onlara ta'zimde bulunmuyorlardı. Kısacası bunlar, Allah'ın birliğine inanan şirke bulaşmamış kimselerdi. Hz. ibra­him ve ismail'den kendilerine ulaştığı kadarıyla dini hayatlarını sürdürmeye çalışan bu kimseler, Yahudiliği ya da Hristiyanlığı da benimsememişlerdi. Cahiliye devri Arap toplumu içerisinde çok temiz bir hayat sürdükleri anlaşılan bu kimseler zina ve fuhşa saplanmıyor, içki içmiyor, yağma-soygun, hırsızlık, cinayet vs. gi­bi dönemin yaygın kötülüklerine bulaşmıyor, kız çocuklarını diri diri toprağa gömenlere engel olmaya çalışıyorlardı. Bunlar ara­sında Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Hz. Ebu Bekir, vb. kimseler bulun­maktaydı. Kendisine peygamberlik verilmeden önce Hz. Peygam­berin de Hanifler'e mensup olduğu açıktır. Şimdi Asr-ı Saadette, Hz. İbrahim'in getirdiği dine (Haniflik) inanan bu kimselerin bazı geleneklerinden bahsetmek istiyoruz.[11] 

 

a) Gusül:

 

Kaynaklarımızda yer alan bilgilerden guslün menşeinin Hz. ibrahim'e kadar uzandığını görmekteyiz. Hz. ibrahim'in getirdiği dinde yer almış olan gusül, Hanifler'in ayırdeci bir özelliği olmuş­tur. Nitekim, islâm öncesi Cahiliye döneminde, hacceden, sünnet olan, cünüblükten dolayı yıkanan kimselere "Hanif' denilmektey­di.[12] Ayrıca Hz. Peygamberin "Fıtrattandır" diye haber verdiği mazmaza ve istinşak gibi gusülde mevcud olan hususlar,[13] Hz. İbrahim ve daha önceki peygamberlerin tatbikatandandır. Bu da guslün daha önceki peygamberlerin sünnetinde yer aldığını gösteren bir husustur. Cahiliye dönemine ait bazı şiirlerden, bu dönemde hayızlı kadınların putlara yaklaşmadıkları anlaşılmak­tadır.[14] Bu durumun Hz. İbrahim'in dininden kaldığı ve tahrif edilmiş şekliyle müşrik araplar arasında süregeldiği anlaşılmak­tadır. Buradan hareketle bu dönemde Haniflerin, hayız, nifas, cü-nüblük gibi bazı hallerden dolayı guslettiklerini söyleyebiliriz.[15]

 

b) Namaz:

 

Kaynaklarda yer alan bazı haberlerden, Cahiliye döneminde Hanifliğe mensup bazı kimselerin namaz kıldıklarını öğrenmek­teyiz, îbn Habib ve Müslim'in kaydettiklerine göre, Ebu Zer ile Kus b. Saide Cahiliye döneminde namaz kılan kimseler arasında yer almaktaydı.[16] Kur'ân-ı Kerim'in çeşitli ayetlerinde Hz. İbra­him ve İsmail'in namaz kıldıkları ve kendilerine tâbi olan kimse­lere namaz kılmayı emrettikleri bildirilmektedir.[17] Yine Kur'ân-ı Kerim, Hz. İbrahim'in, "Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kı­lanlardan eyle!" diye dua ettiğini haber vermektedir.[18] Kur'ân-ı Kerim'de yer alan, "Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rükû edenler ve secdeye varanlar için evi­mi temiz tut, diye İbrahim'i Kabe'nin yanına yerleştir mistik"[19] ayeti, Hz. İbrahim'in namazının, kıyam, rükû ve secde rükünleri­ne haiz olduğuna işaret etmektedir.

Hz. İbrahim'in dininde namaz ibadetinin mevcut olduğunu sözlü Yahudi rivayetlerinden de anlamaktayız. Talmud'da, Hz. İbrahimin sabahları erken kalktığı, şafak vaktinde Tann'ya iba­det ettiği, yahudilerin "Şaharit" ibadetinin Hz. İbrahim'den kaldı­ğı kaydedilmiştir.[20]

Islâmî kaynaklarda yer alan bazı rivayetler de bu konuya ışık tutmaktadır. Ezrakî'nin kaydettiği bir rivayete göre Hz. İbrahim, Makam-ı İbrahim'i kıble edinmiş, kapı yönünden oraya doğru na­maz kılmıştır. Hz. İsmail de aynı uygulamayı devam ettirmiştir.[21] Yine Hz. İbrahim ve ismail, dört bir yandan gelen mü'minlerle bir­likte, Zilhicce'nin sekizinci günü (Terviye Günü) Mina'ya gelerek, cemaat halinde öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarım kılmış­lardır. Geceyi orada geçirdikten sonra, sabah namazını kılıp er­kenden Arafat'a çıkmışlar, orada öğle ve ikindiyi cemederek kıl­mışlar, güneşin batmasından sonra Müzdelife'ye gelmişler, orada akşam ve yatsı namazını cemederek kılmışlar geceyi orada geçir­mişlerdir. Yine Müzdelife'de sabah namazını kıldıkta-n sonra, Cemreyi taşlamışiardır. Kaydedildiğine göre Hz. İbrahim'e bu uy­gulamayı Cebrail (a.s.) uğretmiştir.[22] Daha sonra Allah (c.c.) Hz. Peygambere, Hz. İbrahim'in bu uygulamasına uymasını emret­miştir.[23] Peygamberimiz'in dedesi Abdülmuttalib'in Kabe'nin Hz. İbrahim tarafından kıble olarak tesis edildiğini bildiği,[24] Zeyd b.Amr'm da Cahiliye döneminde kıbleye yönelip, "ilahım, ibra­him'in ilahıdır, dinim de ibrahim'in dinidir" diyerek secdeye kapandığı kaydedilmektedir.[25] Bu ve benzeri haberler, namazla ilgili bazı izlerin, Hz. İbrahim devrinden Cahiliye devrine intikul ettiğini göstermektedir.[26]

 

c) Cuma Namazı:

 

Cahiliye döneminde Ka'b b. Lüey'in, Cuma günü Kureyşliler'i toplayarak, içinde bir de hutbe kısmı bulunan haftalık bir ibadet icra ettiğini görmekteyiz. O devirde ibadet yapılan bu güne "Yev-mü'1-Arube" (Araplık Günü), veya "Ma'ruzat" (Açıklama Günü) adı verilmektedir. Ibnü'l-Cevzî, Ka'b'm okuduğu bu hutbelerden bazı kısımlar nakletmiştir.[27] Yukarda kaydedilen hususlar, Cuma ibadetinin Hz. ibrahim'den kaldığını ve Ka'b b. Lüey zama­nında henüz devam etmekte olduğunu göstermektedir.[28]

 

d) Kurban Bayramı:

 

Bazı kaynaklarda yer alan bilgilerden, Hz. İbrahim'in yapmış olduğu hac ibadeti esasında, Mina'da kurban kestiğini görmekte­yiz.[29] Kur'ân-ı Kerim'de de "Ey Muhammedi Hanif olan İbra­him'in dinine uy!" [30]buyrularak bu hususa işaret edilmiştir. Bu­na göre, islâm'da mevcut olan Kurban Bayramı'mn Hz. ibra­him'den kaldığı tahmin edilebilir. Daha önceki Araplar arasında mevcut olan, o gün Mina'da kurban kesme adeti, islâm tarafından yalnız hacılar için kabul edilmemiş,dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan tüm müslümanları da içine alacak şekilde genişletilmiştir.[31]

 

e) Cenaze:

 

Cahiliye döneminde Hanifler, cenazelerini yıkayıp kefenler­ler ve üzerine dua okurlardı. Ölünün tabuta konulmasından son­ra, velisi ayağa kalkarak, onun bütün iyiliklerim sayarak medhe-der, daha sonra: "Allah'ın rahmeti senin üzerine "olsun" derdi. Bu bir nevi cenaze namazı sayılır, daha sonra cenaze demolunurdu.[32] Kaynaklarımız, Peygamberimizin amcası Ebu Talib'in cenazesi­nin yıkandığını, kefenlenip defnedildiğim haber vermektedir.[33] Peygamberimizin hanımı Hz. Hatice'nin vefatında da, cenaze na­mazı henüz farz kılınmadığı için, Cahiliye devri usulüne göre dua yapılmıştı. Yine Peygamberimiz'in (s.a.v.) hanımı Hafsa'nm (r.a.) ilk kocası olup, Mekke'de vefat eden Sekran b. Amr'm cenazesinde de bu usulün uygulandığı kaydedilmektedir.[34] Cahiliye dönemin­de mevcut olan cenazelerin yıkanması, kefenlenmesi, dua edilip defnedilmesi uygulamasının Hz. ibrahim'den kaldığı muhakkak­tır.[35] Kaydedildiğine göre, Cahiliye döneminde, Cenaze geçerken ayağa kalkarlar ve cenazeyi görünce "Senin içinde bulunduğun durum hayattayken aileyin içinde bulunduğun durum gibidir" derlerdi.[36] Bunu söyleyenlerin Ahiret'e inanan Hanifler olması muhtemeldir.[37]

 

f) Oruç:

 

Haniflik'teki oruç ibadeti hakkında Kur'ân-ı Kerim'de net bir bilgiye rastlanılamamaktadır. Ancak bazı rivayetlerde, Hz. ibra­him'in orucundan bahsedilmektedir. Buna göre, Hz. ibrahim'in her ayın üç gününde oruç tuttuğu nakledilmektedir.[38] Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, (Allah'a karşı gelmekten) sakınasınız diye size de sayılı gün­lerde farz kılındı"[39] buyurulmuştur. Buradan orucun Hz. ibra­him'in dini Haniflik'te de inananlara farz kılınmış olduğunu anlı­yoruz.

Cahiliye döneminde Araplar, Recebü'1-Esam ve Şehr-i Mudar dedikleri Recep ayında oruç tutmaktaydılar.[40] Yine Hz. Aişe'den (r.a.) nakledildiğine göre, Cahiliye döneminde hem Kureyşliler, hem de Hz. Peygamber Aşura Günü oruç tutuyorlardı.[41] Aşura Orucu'nun Araplara Hz. ismail'den kaldığı kaydedilmektedir.[42] Cahiliye döneminde mevcut orucun, Hz. ibrahim'in Dininden kalmış olduğuna dair görüş isabetli gözükmektedir. Çünkü Arap­lar, hiçbir zaman topyekün Yahudi veya Hristiyan olmamışlardır. Hz. ibrahim ve ismail'den sonra Araplara hususi bir peygamber gönderilmediğine göre, islâm'dan Önce Arapların tutmuş oldukla­rı orucun Hz. ibrahim'den kalmış olması daha mantıkîdir. Zira Kur'ân-ı Kerim'de de "Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi"[43] buyrularak bu duruma işaret edilmiştir. Aslında, oruç ibadeti Hz. ibrahim'den önce de mevcuttu. Tufan ile alakalı olarak Hz. Nuh tarafından tutulan Muharrem orucu, islâm'daki Aşura orucunun menşei olarak görülmektedir. Bir hadiste, Hz. Nuh'un Ramazan ve Kurban bayramları hariç bütün yılı oruç tutarak geçirdiği bildi­rilmiştir.[44]

 

g) Zekât:

 

Kur'ân-ı Kerim'den, zekât ibadetinin Hz. İbrahim'in Dini'nde de emredilmiş olduğunu anlıyoruz; "Hz. İbrahim'e, buna ilaveten îshak ve Yakub'u da verdik, her birini iyi kimseler kıldık. Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yap­tık. Onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vah-yettik."[45]Yine Kur'ân-ı Kerim, zekâtın Hz. İsmail tarafından da devam ettirildiğini, Hz. İsmail'in çevresindekilere zekât vermele­rini emrettiğini kaydediyor:

"Ey Muhammedi Kitab'da İsmail'e dair anlattıklarımızı da an. Çünkü O, sözünde doğru bir kimseydi. Tarafımızdan gönde­rilmiş bir peygamberdi. Çevresinde bulunanlara namaz kılmala­rını, zekât vermelerini emrederdi"[46] Yukardaki ayetlerde Hz. İbrahim ve İsmail tarafından ifa edildiği bildirilen zekât ibadeti­nin, şekli, miktarı ve mahiyeti hakkında teferruatlı bilgilere sahip değiliz.[47] Ancak hayvanlardan ve ziraî mahsullerden zekât veril­diği düşünülebilir. İslâm gelmeden önce Hz. Peygamberin çağın­da yaşayan Haniflerin zekâtla ilgili uygulamaları hakkında da ye­terli bilgiye rastlanılamamıştır.[48]

 

h) Hac:

 

Kur'ân-ı Kerim'den anlaşıldığına göre İslâm'dan önce Arap-larda mevcut hac ibadeti Hz. İbrahim'den kalmıştır. Kur'ân-ı Kerim, Kabe'nin Allah'ın buyruğu üzerine, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. ismail tarafından inşa edildiğini haber vermektedir.[49] Kabe'nin inşası bitince, Allah (c.c), Hz.Ibrahim'e: "insanları hac­ca çağır, yürüyerek veya binekler üstünde sana gelsinler."[50] bu­yurmuştur. Hz. İbrahim de: "Nasıl çağırayım, Ya Rab?" demiş, Cenâb-ı Hak da: "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, de" buyurmuş­tur. Bunun üzerine Hz. İbrahim, Yemen, Şam ve diğer yönlere dö­nerek, insanları hacca çağırmış ve bu ilk telbiye olmuştur.[51] Böy­lece Hz. ibrahim'in Haniflik dininde Kabe'yi tavaf etmek suretiyle hac ibadeti farz olmuştur. Kur'ân-ı Kerim'de bu konuda, "Kabe'yi insanlar için toplanma yeri kılmıştık. İbrahim'in Makamı'nı namaz yeri edinin, dedik. Evimi, tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun, diye İbrahim ve İsmail'e ahd verdik."[52] buyurulmaktadır. Allah'ın buyruğuyla Hz. ibrahim'in hacca çağırdığı insanlar sadece Hz. İsmail ve nesli değildir. Hz. ibrahim'e iman eden, onun Haniflik dinini benimse­yen bütün insanlar, hangi ırk veya bölgeye mensup olanlarsa ol­sunlar bu davetin içine girerler.[53] Ayrıca, Taberî'nin kaydettiğine göre, Hz. İbrahim, kendisine Cenab-ı Hak tarafından insanları hacca çağırması emredildikten sonra: "Ey insanlar! Bey t-i Atik'i ziyaret etmek üzerinize fark kılınmıştır" diye inananlara seslen­miştir.[54] Yine Hz.lbrahim, "Ey Rabbimiz!... Bize ibadet yollarımı­zı göster!"[55] diye dua etmiş, Cenâb-ı Hak da Cebrail'i göndererek, Hz. ibrahim'e hac ibadetini nasıl yerine getireceklerini göstermiş-tir.[56] Buradan Hz. ibrahim'in dinindeki hac ibadetinin ihram, tel­biye, vakfe, tavaf, say, cemrelerin taşlanması, kurban kesilmesi, gibi hususları bünyesinde bulundurduğunu anlamaktayız. Bunlar, bir takım şirke ait unsurlar ve hurafelerle karışmış, tahri­fata uğramış olarak cahiliye devrinde de devam etmiştir. Ancak bu dönemde yaşayan Haniflerin, hac ibadetini şirke ait unsurlara bulaşmadan yerine getirmeye çalıştıklarını söylemek yerinde ola­caktır. Kısaca söylemek gerekirse, Hac ibadeti Hz. ibrahim zama­nında başlamıştır ve bu ibadetin kuralları, nasıl yerine getirilece­ği de yine Hz. İbrahim tarafından insanlara tebliğ edilmiştir.[57]

Mekke'nin hürmet edilmesi gereken bir yer olması (haramlı-ğı) da Hz. İbrahim'den kalmıştır. Kur'ân-ı Kerim, Hz. ibrahim'in, Kabe ve Haram dahilinin mübarek ve emniyetli kılınması için dua ettiğini bildirmektedir.[58] Hz. Peygamber de, Hz. ibrahim'in Mek­ke'yi haram kıldığını haber vermişlerdir.[59] Buradan hareketle, Hz. ibrahim zamanında da müşriklerin necis kabul edilerek, Mekke'ye, Haram dahiline sokulmadıklarını söylemek mümkün

görünmektedir. Kabe'yi tavaf Hz. İbrahim'den kaldığı gibi, Kabe'nin tavafına nereden başlanılacağını gösteren Haceru'l-Esved de Hz. İbrahim'in emriyle, Hz. İsmail tarafından Ebu Ku-beys dağından getirilmiş[60] ve yerine konulmuştur.

Safa ve Merve arasında Sa'y de, Hz. İbrahim devrinden kal­mıştır. Bazı İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, Allah (c.c.) Hz. İbrahim'in hanımı Hacer'in, oğlu İsmail'e (a.s.) su aramak için Safa ile Merve arasında koşuşmasını, Allah'a itaat ve buyrukları­na bağlılıklarından dolayı haccm menasıkma dahil etmiştir.[61] Cemrelerin taşlanması da Hz. İbrahim'den kalmıştır.[62] îslâmî kaynaklar, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail'in hac sırasında Mina vadisine indiklerine, Cemretü'l-Akabe'de şeytanın kendilerine göründüğünü, Cebrail'in (a.s.) Hz. İbrahim'e "ona taş at" diye em­rettiğini, Hz. İbrahim'in de yedi tane taş attığını, bu olayın Cemre-tü'1-Vusta ve Cemretü's-Süfla'da da aynen cereyan ettiğini kay­detmektedirler.[63]

Hac esnasında kurban kesme adeti de Hz. İbrahim'den kal­mıştır. Taberî, Hz. İbrahim'in bizzat Mina'da kurban kestiğim kaydetmekte ve "Şimdi ey Muhammedi Sana, "Doğruya yönelen, putlara tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine uy! diye vahyet-tik"[64] ayetinin buna işaret ettiğini söylemektedir.[65]

 

i) Kurban:

 

Kurban, Haniflik'te de mevcut bir ibadet tarzıydı. Kur'ân-ı Kerim1 de bildirildiğine göre, Hz. İbrahim gördüğü bir rüya üzeri­ne oğlunu kurban etmek istemiş, ancak Cenâb-ı Hak buna izin vermeyerek, Hz. İbrahim'e büyük bir kurbanlık göndermiş ve Hz. İbrahim oğlu İsmail'in yerine bunu kurban etmiştir.[66] Hz. ibra­him'in oğlunu kurban etmek istemesi olayından Tevrat da söz etmektedir. Ancak, burada kurban edilmek istenen oğulun Hz. Ishak olduğu nakledilmektedir.[67] İslâm âlimlerinin bir kısmının

 

görüşüne göre kurban edilmek istenilen oğul Ishak değil, isma­il'dir.[68] Tevrat'ta ilk doğanların kurban edilmesinden bahsedil­mektedir, ilk doğan oğul ise, Ishak değil, Hz.îsmaü'dir. Bu durum da Tevrat'ta bahsedilen ilk doğanların kurban edilmesi kuralına uygun olarak, kurban edilmesi gereken Hz. ismail olmaktadır. îslâmî bazı rivayetlerden, Hz. ibrahim'in kurban etmek istediği oğlunun Hz. ismail olduğunu anlamaktayız. Bunlardan birisine göre, Hz. Peygamber "Gerçekten kurbanlık ismail'dir" buyur­muş,[69] diğer bir rivayete göre kendisine "Ey iki kurbanlığın oğlu" diye hitabedilmesine ses çıkarmamıştır.[70]

Hz. İbrahim zamanında müesseseleşen kurban ibadeti, Ca-hiliye dönemi Arapları arasında da içine bazı şirk unsurları karı­şarak devam etmiş, putlara, dikili taşlara kurbanlar kesilir ol­muştur. Ancak Hz. Peygamber döneminde yaşamış olan Hanif-lerin, Allah'tan başkası adına kurban kesmediklerim söyleyebili­riz. Nitekim haniflerden Zeyd b. Amr b.Nüfeyl, Kureyşlileri putla­ra kurban kesmelerinden dolayı şu şekilde ayıplamaktaydı; 'Ko­yunu Allah yaratmış ve onun için gökten yağmur indirmiş, Yeryü­zünde ot bitirmiştir. Sonra da kalkıp siz onu Allah'tan başkasının adına boğazlıyorsunuz."[71]               

Cahiliye döneminde mevcut olup, bazı tashihlerle islâm'da da devam etmesine izin verilen akika kurbanının da Hz. İbrahim'in dininden kaldığı kaydedilmektedir.[72]

 

i) Adak:

 

Kur'ân-ı Kerim'den adak (nezir) uygulamalarının Hz. ibra­him döneminde de mevcut olup, bunun Kabe'de yerine getirildiği­ni anlamaktayız. Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim'e hitabederken: "Son­ra kirlerini giderip temizlensinler, adaklarını yerine getirsinler. Kabe'yi tavaf etsinler"[73] buyurmuştır. Ancak daha sonraları Hz. İbrahim'in Tevhid dini Haniflikteki adak uygulamaları şirke bulaştırılmış, Allah'tan başkası adına, dikili taşlara, putlara adaklar yapılmaya başlanmıştır. Hz. Peygamber döneminde ya­şayan haniflere gelince, onların putlara ve dikili taşlara adakta bulunmaktan kaçındıklarım tahmin edebiliriz. [74]

 

j) Sünnet Olma:

 

Sünneti ilk tatbik edenin, Hz. İbrahim olduğu hu.susun.aa Yahudi ve bazı îslâmî kaynaklar ittifak etmiştir. Ancak Barnaba Incili'nde ilk defa sünnet olanın Hz.Adem olduğu kaydedilmekte­dir.[75] Bu hususun genetik ilminin verilerine uygun düştüğü açık­tır.

Tevrat'ın kaydettiğine göre Allah, Hz, ibrahim'e sünnet olma­sını ve emrindekileri sünnet etmesini emretmiş, bunun araların­da bir "ahd" olduğunu bildirmiştir.[76] Bu sırada 99 yaşında olan Hz. İbrahim ile 13 yaşındaki oğlu Hz. İsmail sünnet olmuşlardır. Daha sonra da sekiz günlük iken oğlu İshak'ı sünnet ettirmiştir.[77]

Hz. İbrahim'in sünneti hususunu îslâmî kaynaklar da teyid etmektedirler[78] Kur'ân-ı Kerim'de, Allah'ın Hz.ibrahim'i bir takım "Kelimelerle imtihan ettiği haber verilmektedir.[79] Hz. ibrahim'in imtihan edildiği bu "kelimelerin, kendisiyle mükellef kılındığı emir ve nehiyler olduğu bunların arasında sünnet olma­nın da bulunduğu nakledilmektedir.[80]

Bazı hadislerde Hz. ibrahim'in 80 yaşında Şam civarındaki Kaddum köyünde sünnet olduğu kaydedilmiştir.[81] Bazı îslâmî ri­vayetlerde, Hz. ibrahim'in ilk defa sünnet olan kimse olduğu ileri sürülmüşse de,[82] bu husus isabetli görülmemektedir.[83]

Cahiliye döneminde "Hanif' olarak adlandırılan ve Hz. ibra­him'in dinine bağlı olan bazı kimselerin mevcut olduğunu gör­müştük.[84] işte bu kimseler, Hz. ibrahim'in dinine uyarak sünnet oldukları gibi, diğer Cahiliye aı-aplan da sünnet olmaktaydı. Ata­larının sünnetine son derece bağlı olan Arapların, Hz. ibrahim'in hitan (sünnet) âdetini devam ettirdikleri, bunu adeta milli bir ge­lenek haline getirdikleri görülmektedir.[85]

"Hanif kelimesinin sünnet olan kimse anlamına geldiği ileri sürülmüştür. Katade, hanifleri, sünnet olanlar, annenin ve mah­remlerin nikâhını haram sayanlar olarak tarif etmiştir.[86] Taberi de, haniflerin Hz. ibrahim'in yoluna uyarak sünnet olduklarını, ancak "Hanif' kelimesinin sadece sünnet olmaya tahsis edileme-yeceğini,Hanifliğin Hz. ibrahim'in dinine tâbi olmak anlamına geldiğini kaydetmiştir.[87]

 

Kadınların Sünneti:

 

islâm öncesi kadınların sünnet edildiklerini bilmekteyiz. Taberî, kadınlardan ilk sünnet olanın Hz. Hecer olduğunu naklet­mektedir. Taberî'nin rivayetine göre, Hz. ibrahim'in hanımı Sâre, Hz. ismail'in annesi Hacer'i kıskanmış, ona kızarak Hz. Hacer'in vücudundan et keseceğine yemin etmiştir. Sâre, yeminini nasıl yerine getireceğini düşünmüş, kulak veya burnunu kesersem çir-kinleşir gerekçesiyle Hacer'i sünnet ettirmiştir. Hacer, kanını giz­lemek için etek giymiş, kadınlarda etek giymek ve sünnet olmak âdeti buradan kalmıştır.[88]

Sâre'nin Hacer'i kıskandığına dair rivayetler Tevrat'ta da yer almaktadır.[89] Ancak Tevrat'ta, Hacer'in Sâre tarafından sünnet edildiğine dair bir kayıt yoktur.

Kadınların sünnet olmalarını ve etek giymelerini böyle bir olaya dayandırmak yanlış olur kanaatindeyiz. Taberî'nin naklin­den bu işin ilahi bir buyruk veya sağlık gibi bir hikmete binaen değil de, sırf Sâre'nin kıskançlığını tatmin için zulnıen yapılmış ol­duğu manası sezilmektedir ki bu doğru değildir. Hz. ibrahim'in, emrindeki kimselere zulmettirmesi kabul edilemez. Taberî'nin bu rivayetini, Hacer'in sünnet oluşunu haber vermesi dışında, güve­nilir kabul etmeye imkan yoktur. Ayrıca, bazı bölgelerde halen devam etmekte olan kadınların sünnetini de, böyle bir olaya bağlamak yanlış olur. Kanatimizce Hz. Hacer'in sünneti bir sağlık hikmetine dayalıdır. Nitekim bu gün de bir yaratılış Özelliği ola­rak, bazı bölge kadınlarında sünnet edilerek giderilen bir fazlalık mevcuttur. Hz. Hacer'in sünnetinin de, aynı şekilde vücudunda sünneti gerektirecek bir fazlalığın mevcut olmasından dolayı ya­pılmış olması muhtemeldir. Eski Mısır'da vücudlanndaki fazla­lıktan dolayı kız çocuklarının da sünnet edildiği bilinmektedir.[90] Hz. Hacer ise, Mısırlı bir cariye idi.[91]

Buraya kadar kaydettiklerimizden hareketle, Hz. ibrahim'in dininde yaratılışları gereği vücudlannda fazlalık bulunan kız ço­cuklarının sünnet edilmelerinin emredildiği ve bunun bir gelenek halinde cahiliye Arapları arasında da devam' ettiğini söyleyebili­riz. [92]

 

k) Nikâh:

 

Zina ve fuhşun çirkin bir fiil sayılması açısından, Haniflik'te de nikâhın teşvik edilip, kutsal bir müesesese sayıldığı hatıra gel­mektedir. Hz. İbrahim'in dini olan Haniflik'te de nikâh akdinin içinde mehir, velime (düğün ziyafeti) gibi hususların bulunduğu­nu söyleyebiliriz. Yahudilik, Hristiyanhk, Cahiliye dönemi ve İslâm'da da bu hususların bazı farklılıklarla yer alması bu sonuca ulaşmamızı sağlamaktadır.

Yukarda, Katade'nin "Hanifler"i, annenin ve mahremlerin nikâhım haram sayanlar olarak tarif ettiğini kaydetmiştik.[93] Bu­radan hareketle Hz. İbrahim'in dini olan Haniflik'te, anne-baba, kardeş, torun, hala, teyze, amca, dayı, gelin, yeğen, babanın karı­sı, kayınvalide gibi yakınlarla evlenmenin haram kılındığına hükmedebiliriz.

Tevrat'ın kaydına göre, Hz. İbrahim'in torunu Hz. Yakub, dayısı Laban'ın iki kızı Rahel ve Lea'yı aynı anda nikahlamıştı.[94]Yine Tevrat'ın kaydına göre Hz. Musa'dan sonra iki kız kardeşle aynı anda evlenmek yasaklanmıştır.[95] Taberî, Ismailoğulları'nın Hz. Musa'ya kadar iki kız kardeşin birarada aynı adamla evlenmeşini caiz gördüklerini kaydetmektedir. Gerek Hz. Musa'nın şeriatında, gerek Hristiyanlık'ta, gerekse islâm'da yasak olan bu uygulamanın, Hz. ibrahim'in dini haniflikte serbest olduğu­nu iddia etmenin doğru olmadığı kanaatindeyiz. Tevrat'ın, Hz. Yakub'u, dayısı Laban'ın iki kızı Rahel ve Lea'yı birbirine kuma olarak aldığına dair nakline ihtiyatla yaklaşmak gerekmektedir. Hz. Yakub'un, hanımı Rahel'in vefatından sonra, Lea'yı nikahlamış olması daha makul gözükmektedir.

Haniflik'te üvey çocuk, üvey kardeş, süt anne, süt baba, süt kardeş gibi yakınlarla evlenmenin de yasak olduğu tahmin edile­bilir. Başkasıyla evli bir kadınla evlenmenin de yasak olacağı hususu ise izaha muhtaç değildir. Anne ile kızını aynı anda nikahlamak da Hz. ibrahim'in dininde yasak olan hususlardan ol­malıdır.

Yine Yahudilik, Hristiyanlık ve islâm'da aynı doğrultuda yer alan hükümlerden hareketle, Haniflik'te de müşriklerle evlen e-nin yasak olduğuna hükmetmek mümkün görünmektedir. Hz. ibrahim'in şirke şiddetle düşman olması bu görüşümüzü güçlen­diren hususlardandır.

Haniflik'te çok kadınla evliliğe müsaade edildiği görülmekte­dir. Hz. İbrahim kendisi çok kadınla evlenmiştir. Tevrat'ın kaydı­na göre Hz. ibrahim, hanımı Sâre'den başka, onun cariyesi Ha-cer'le evlenmiş, daha sonra Ketura adlı bir hanım daha almıştır.[96]

Yahudi kaynaklarından Talmud'da, bir kimsenin dörtten faz­la kadın alamayacağına dair bir kayda rastlanmaktadır.[97] islâm'da da evlenilecek kadın sayısının en fazla dörtle sınırlandı­rıldığı göz önüne alınırsa, Talmud'da yer alan bu ifadenin Hz.Ibra-him'in dininden kaldığı sonucuna varılabilir ve Haniflik'te bir er­keğin evlenebileceği kadın sayısının dörtle sınırlandırılmış oldu­ğu düşünülebilir.[98]

Cahiliye döneminde Hz. ibrahim'den kalan nikâh uygulama­sının dejenere edildiğini, mut'a, sigar, haden, istibda, bedel adı altında nikâhlar uydurulduğunu, birtakım fuhuş şekillerine de nikâh denildiğim görmekteyiz. Ancak bunun yamsıra, Hz. ibra­him'in sünneti olan Nikâh da devam etmiş ve daha sonra islâm tarafından tasvib edilmiştir. Hz. Peygamberin nesebi böyle bir nikâh yoluyla gelmiştir ve onun nesebinde zina mahsulü bir kimse mevcut değildir. Hz. İbrahim'den kalan ve Hanifler'le diğer bazı müşrik araplar tarafından devam ettirilen bu nikâh şu şekilde cereyan ederdi: Bir kimse, diğer bir kimseden kızını veya kız kar­deşini ister, o şahıs da kızını vermeye rıza gösterir, kızın gönlünü alarak isteyen şahsa nikâhlardı. Kadına mehiri de verilir, düğün töreni ve ziyareti tertiplenirdi.[99]

 

1) Talâk:

 

Yahudilik, Cahiliye dönemi ve islâm'da da boşama uygula­masının olması, Hz. İbrahim'in dini Haniflik'te de boşama mües­seselerinin mevcut olduğunu hatıra getirmektedir. Zaten insanın dünya ve ahiretteki mutluluğunu hedef almış semavî bir dinde bo­şanma müesseselerinin olmaması düşünülemez.

Yahudilik ve İslâm'daki uygulamalardan kocanın karısını zina ile suçlayıp, şahit gösteremediğinde başvurulan Liân (Lanet-leşme) yoluyla evliliğe son verme uygulamasına Haniflik'te de izin verildiği hususu hatıra gelmektedir. Yine Yahudilik, Cahiliye ve islâm dönemindeki uygulamalardan Hz. ibrahim'in dininde de kadınların boşama hakkım ellerinde tutmaya, ya da geçineme-dikleri zaman aldıkları mehiri iade ederek nikâhı feshettirmeye Chul) selahiyetli oldukları sonucuna varabiliriz. Haniflik'te, bir er­keğe karısını sonsuz defa boşamaya, bu yolla ona eziyet etmeye; bir başkasıyla evlenmesine mani olmaya yetki verilmediğini, ay­rıca talakın belirli bir sayıyla sınırlandırılmış olduğunu, kadınla­rın iddetlerine riayet edildiğini tahmin edebiliriz. [100]

 

m) Miras:

 

Haniflik'te miras uygulamalarının nasıl olduğuna dair bilgi­ye rastlamak şimdilik mümkün görünmüyor. Ancak, karı-koca, anne-baba ve çocuklarını, yakınlık sırasına göre diğer akrabalar arasında miras uygulamasının cereyan ettiğini söylemek güç ol­masa gerektir. Hz. ibrahim getirdiği hak bir din olan Haniflik'te, Hz. Musa'dan önce Israiloğulları arasında ya da Cahiliye dönemi araplannda olduğu gibi, kadın ve kızların mirastan mahrum edil­mediklerini tahmin edebiliriz. [101]

 

n) Yeminler:

 

Kaynaklarımızda mevcut bilgilerden, Cahiliye döneminde yaşamış olan Hanifler'in, yapmış oldukları yeminlerde, Allah'ın kudretine, azametine ve varlığına yemin ettikleri görülmektedir. Haniflerin tabiat olaylarına değil de, onların yaratıcısı olan Allah'a yemin ettikleri anlaşılmaktadır. Onların yeminlerine dair kaynaklarda yer alan bilgilerin incelenmesinden, Hanif inancına sahip kimselerin yeminlerinde Allah'a şirk koşucu ifadelere rast­lanmamaktadır.[102] Aşağıda onların yaptıkları yeminlere bazı ör­nekler verilmiştir:

"Hayır, denizleri akıtana andolsun" "Hayır, Arz'ı yayıp döşeyene andolsun".[103] "Hayır, Güneş'in ve Ay'ın Rabbi'ne andolsun". "Hayır, Kabe'nin ve Haceru'l-Esved'in Rabbi'ne andolsun".08 "Hayır, bana şahdamarımdan yakın olana andolsun."[104] "Hayır, Hıll ve Haram bölgelerinin Rabbma andolsun."[105]"-"Hayır, Göğü direksiz yükseltip kaldırana, yeri yayıp döşeye­ne, hayata erveiişli hale getirene andolsun."[106]

 

o) Kasame:

 

islâm Hukukunda, katili meçhul olan ve üzerinde katil eseri (levs) bulunan bir maktulün bulunduğu yer halkından 50 kişinin hususi bir şekilde yemin etmelerine, kasame denilmektedir.[107]

Tevrat'ta yer alan ifadelerden Yahudilik'te kasameye benzer bir uygulamanın mevcut olduğunu anlıyoruz.[108] Cahiliye döne­minde ise, Peygamberimiz'in dedesi Abdülmuttalib tarafından tatbik edilmiştir. Ibn Abbas bu konuda "Cahiliye devrinde ilk ka­same, bizim Haşim oğulları arasında olmuştur."[109] demektedir.

Kasame uygulaması islâm'da da mevcut olup, Hz. Peygamber ta­rafından da tatbik edilmiştir.[110]

Kasame'nin Tevrat'ta da mevcut oluşu, bunun menşeinin Hz. ibrahim'e kadar çıktığını düşündürtmektedir. Çünkü benzeri bir uygulama Cahiliye döneminde Abdülmuttalib tarafından tatbik edilmiştir. Tevrat'ta da bu konuda hükümlerin bulunması, Abdül­muttalib'in Araplar arasında kasame hususundaki hükümleri ilk defa ortaya koyan kimse olmayıp, bunu Cahiliye devrinde uygula­yan ilk kimse olduğunu hatıra getirmektedir. Kısacası kasamenin ilahî menşeye dayanan bir uygulama olup, Hz.ibrahim'in dininin-bir esası olarak islâm öncesinde hem Yahudilik'te hem de Araplar arasında devam ettiği düşünülebilir.[111]

 

ö) Cezalar :

 

Kısas: Yahudilik, Cahiliye dönemi ve islâm döneminde kısas uygulamasının mevcut olması, bunun Hz.ibrahim'in tevhid dini Haniflik'te de mevcut olduğunu hatıra getirtmektedir.

Hırsızın Elinin Kesilmesi: Hırsızlık yapan kimsenin elinin kesilmesinin, Hz. ibrahim'in şeriatından kaldığı belirtilmekte­dir.[112]

Yol Kesenlerin Asılması: Bu uygulamanın da Hz. ibrahim'in sünnetinde mevcut olduğu kaydedilmektedir.[113]

Hz.Ibrahim'in dini Haniflik'te, zina yapmanın, sihirbazlığın, putperestliğin de ceza kapsamında olduğu hatıra gelmektedir. Yi­ne Yahudilik, Cahiliye dönemi ve islam'da diyet uygulamasının mevcut olması, Haniflik'te de bu konuda hükümler bulunduğunu düşündürtmektedir. Ancak bu konuda yeterli bilgiye sahip bulun­mamaktayız. [114]

 

p) Yenilmesi Yasak Olan Nesneler:

 

Hz. ibrahim, şirke karşı amansız bir mücadele açmış, büyük bir Peygamberdir. Bu açıdan onun dininde putlar, dikili taşlar gibi Allah'tan başkası adına kesilenler ile kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan etlerin yenilmesinin yasak olduğunda şüphe yoktur.[115] Nitekim Hz. Peygamber dönemi Haniflerinden Zeyd b. Amr'm putlara kesilenlerle, kesilirken üzerine Allah'ın adı anıl­mayan etlerden yemediğini kaynaklarımız haber vermektedirler.[116]

Yine Hz. ibrahim'in dininde meyte (leş) etinin yenilmesinin yasak olduğu kaydedilmektedir.[117] Ayrıca, Hz. ibrahim'in sünne­tinden kalan izler sebebiyle, Kureyş'ten bazıları Cahiliye döne­minde meyte (leş) yemekten kaçmıyorlardı.[118] Harise b. Evs el-Kelbî'den meyteyi yemeyeceğine dair bir şiir nakledilmektedir.[119]

Yahudilik ve islâm'da kanın yenilmesinin yasaklanmış olma­sı, Hz. ibrahim'in dininde kan yemenin de yasak olduğunu hatıra getirmektedir. Tevrat ve Kur'ân-ı Kerim'de domuz etinin, pis ola­rak vasıflandırılıp yasaklanması, bunun yenilmesinin Haniflik'te de haram kılınmış olduğunu ortaya koyan bir husus olmalıdır.

Haniflik'te, yaratılışları bakımından iğrenç olan fare gibi hayvanlarla, Pençeleriyle avlanan vahşi hayvanların yenilmesi­ne cevaz verilmediğini de düşünebiliriz. [120]

 

r) İçki-Kumar:

 

Gerek Tevrat'ta gerekse Inciller'de içkiyi kötüleyen satırlara rastlanmaktadır. Cahiliye döneminde de, içki içmeyen ve kendile­rine içkiyi haram kılan bazı kimselerin mevcut olduğunu görmek-teyiz. Nitekim Osman b. Maz'ûn'un Cahiliye döneminde içkiyi kendisine haram kılan kimselerden olduğu nakledilmektedir. Os­man b. Maz'un:

"Aklımı gideren ve benden aşağı kimseleri bana güldüren şa­rabı içmem" demiştir.[121] Ayrıca Kus b. Saide, Varaka b. Nevfel, Zeyd b. Amr, Ebu Zer el-Gıfari, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman'ın da Cahiliye döneminde içki içmedikleri kaydedilmektedir.[122] Hz. Ali'den nakledildiğine göre, Peygamberimiz'e "Hiç içki içtin mi?" diye sorulmuş, o da "Hayır" diye cevap verilmiştir.[123]

Varaka b. Nevfel, Osman b. Maz'ûn, Zeyd b. Amr, Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman ve Hz. Peygamber'in, Cahiliye devrinde içki içmediklerine dair haberler, bu dönemde Hz.ibrahim'in Din'ine mensup kimselerin, yani Haniflerm içki içmediklerini, dolayısıyla içkinin Hz. ibrahim'in Sünneti'nde de yasaklanmış olduğu husu­sunu hatn^a getirmektedir.[124] Elimizde yeterli bilgiler olmaması­na rağmen, Haniflik'te kumarın da yasaklanmış olduğunu söyle­memiz hatalı olmasa gerektir. [125]

 

s) Faiz:

 

Gerek Tevrat ve gerekse Kur'ân'da faizin yasakhğıyla ilgili hükümlerin yer alması, bizleri bu hususun Haniflik'te de yasak­lanmış olduğu sonucuna götürmektedir. [126]

 

ş) Hanifler'in Kız Çocuklarına Karşı Tutumları:

 

Cahiliye döneminde müşrik araplarm kız çocuklarını utanıla­cak bir varlık olarak görerek diri diri gömmek, suda boğmak, yük­sek bir yerden atmak vs. gibi yollarla ortadan kaldırmalarına kar­şın, bu dönemde yaşayan Hanifler'in bu davranışlara mani olma­ya çalıştıklarım görmekteyiz. Onlar bu tür davranışları çirkin karşılıyorlardı. Nitekim Haniflerden Zeyd b.Amr'm, kız çocukla­rının diri diri gömülmesine engel olduğu kaydedilmektedir.[127]

Nakledildiğine göre Zeyd b. Amr, Cahiliye döneminde kızım diri diri toprağa gömmek isteyen bir baba gördüğü zaman onu öl­dürmemesini söyler, çocuğun bakımını üstlenmeyi teklif ederdi. Razı olurlarsa kız çocuğunu alır ve büyütürdü. Kız büyüdüğü za­man, babasına dilerse kızını alabileceğini söylerdi.[128]

Cahiliye döneminde kızların diri diri gömülmesine mani olanlardan birisi de Ferezdak'm dedesi Sasa'a b. Muaviye idi. O da Benî Temim'den diri diri gömülecek olan kızları, karşılığında fid­ye vererek kurtarmaktaydı.[129] Sa'sa'nın bu dönemde 360 tane kız çocuğunu, her birine üçer deve fidye ödemek suretiyle diri diri gö­mülmekten kurtardığı kaydedilmektedir.[130]

 

İkinci Bölüm

 

MÜŞRİK ARAPLAR VE GELENEKLERİ

 

Hz. İbrahim ve ismail'in tebliğ ettiği Hanif Dini üzere bulu­nan Araplar zamanın geçmesiyle, sahip oldukları bu inançlarını tahrif ederek, tevhidi bırakmışlar, şirke yönelmişler, çeşitli putla­ra tapmaya başlamışlardı. Arapların, şirk ve küfür içinde oldukla­rı İslâm öncesi bu döneme Cahiliye Devri denilmektedir. Tev-hid'in kıblesi olan Kabe putlarla doldurulmuş, Hz. ibrahim'in sünneti tahrif edilmişti.

Huza'a kabilesinin Mekke'ye hakimiyeti esnasında onların başkanları olan Amr b. Luhay el-Huzaî, Hz. ibrahim'in Dini'ni tahrif etmiş, Suriye'den getirdiği Hübel adlı putu Kabe'ye yerleş­tirmiştir. Onun Araplar arasında putperestliği yayan kimse oldu­ğu kaydedilmektedir. Yine O, Hz. ibrahim'in Sünneti'nde birçok hususu tahrif etmiş, Bahîra, Şaibe, Vasile, Hami gibi adak çeşitle­rini ortaya atmıştır. Müşrik Araplar Hz. ibrahim'in tevhid dini Haniflik'ten ayrılmış olmalarına rağmen, yine de ondan kalan ba­zı izleri bir gelenek halinde devam ettirmişlerdir. Şimdi, müşrik araplarm Asr-ı Saadet'te sahip oldukları bazı geleneklere yer ver­mek istiyoruz. [131]

 

a) Gusül:

 

Cahiliye döneminde kendilerine Hanif denilen ve Hz. ibra­him'in Sünneti üzere yaşamaya çalışan bazı kimselerin yanında, müşrik araplar da cünüplükten dolayı gusletmekte, mazmaza ve ıstinşak yapıp, misvak kullanmaktaydılar.[132] Nitekim Mekkelile-nn başkanı Ebu Süfyan, Bedir savaşında müşrik ordusunun hezi­mete uğramasından dolayı, Hz. Peygamberle savaşmcaya kadar cünüblükten dolayı başına su değdirmemeyi adamıştı,[133] Süheylî, Ebu Süfyan'm bu nezri ile ilgili olarak 'cünüblükten dolayı guslet­mek, Cahiliye devrinde hac ve nikâh gibi Hz. ibrahim'in Dini'nden kalma bir iz olarak kendisiyle amel edilen bir husustu' demekte­dir.[134]

Yine müşrik arap kadınlara bu dönemde, hayızh oldukları halde putlara yaklaşmıyor, onlara el sürmüyorlardı. Bunun sebe­binin hayızh kadınların temiz kabul edilmemesi olduğu açıktır. Cahiliye dönemi şiirlerinde buna dair bilgilere rastlamaktayız. Nitekim Cahiliye dönemi şairlerinden Bala b. Kays b. Yamer, bir sininde:

"Düşmanları da bıraktım, kuşlar biraz uzaklarında bekleşi-yorlardı, hayızh kadınların Menâfi çevresinde bekleyişleri gibi."[135] demektedir. Bişr b. Ebi Hazım da bir şiirinde:

"Başında kuşlar oturuyormuş gibi hareketsiz, ona yaklaşıl­maz, Hayızlılann îsâf önünde duruşları."[136] demiştir.

Şiirlerde bahsedildiği gibi, Cahiliye devrinde hayızh kadınla­rın putlara yaklaşmamaları, bu devirdeki müşrik kadınların te­mizlenmek ve onlara dokunabilmek için hayızdan sonra yıkan­dıkları ihtimalini hatıra getirmektedir. Bunun da, Hz. ibrahim'in Dini'ninden kalan, tahrif edilmiş bir gelenek olduğu açıktır. [137]

 

b) Namaz:

 

I. Goldziher, namaz ibadetinin Cahiliye devrinde mevcut ol­madığını, "Salat" teriminin Hıristiyanlık'tan alınma Arapça olma­yan bir kelime oluşunun buna delil teşkil ettiğini iddia etmiştir.[138]

Cahiliye döneminde namaz ibadetinin olmayışı, eğer doğru kabul edilirse, Hz. ibrahim'in Dini'inde mevcut olan namaz ibade­tinin, zamanla cahiliye Arapları tarafından terkedilip, unutul­muş olduğunu gösterir. Cahiliye Araplarmm Hz. ibrahim'in Dini'nde mevcut olan birçok hususu unuttukları gözden uzak tutulmamalıdır. Nitekim Ebu Zer ve Kus b.Saide'nin, Cahiliye döneminde namaz kıldıklarını daha Önce kaydetmiştik.[139] Ayrıca KurJan-ı Kerim'de yer alan, "Kabe'deki ibadetleri (Salat) sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir"[140] ayeti Cahili­ye döneminde müşrik araplarm namaza yabancı olmadıklarını göstermektedir. Nitekim bu dönemde müşrikler, erkek-kadm, açıksaçık el ele tutuşur, Kabe'nin etrafında dolaşırlar ve ıslık çalıp el çırparlardı. Böylece, ibadet ediyoruz diye çalar, oynar, hora te­perler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Hz. Peygamber Kabe'ye gelip namaz kılmak ya da Kur'ân okumak istediği zaman, çoğu zaman böyle ayin yapmakta ileri giderler, kendileri de namaz kılıyor ve dua ediyorlarmış gibi gösteri ve gürültü yaparlar, bunu kendileri­ne bir ibadet sayarlardı.[141]

Yine Cahiliye döneminde Ka'b b. Lüey'in Kureyşliler'i Cuma günü toplayıp, içinde bir de hutbe kısmı bulunan haftalık bir iba­det yaptığını daha önce kaydetmiştik. Bugüne Cuma, Maruzat (Açıklama), Yevmü'l-Arube (Araplık Günü) denilmekteydi.[142]

 

c) Bayram:

 

Cahiliye devrinde Medinelüer'in iki bayramından bahsedil­mektedir. Medineliler bu günlerde oyun oynar ve şenlikler yapar­lardı. Hz. Peygamber, Medine'ye hicret ettiği zaman Medineli-ler'in bu bayramlarım görünce: "Bu iki gün nedir?" diye sormuş, onlar da "Biz cahiliye devrindeyken bu iki günde şenlik yapardık" diye cevap vermişlerdi. Hz. Peygamber de "Allahü Teala, sizin bu iki bayramızım onlardan daha hayırlı iki bayram ile değiştirdi: lyd-i Fıtır ve Iyd-i Edhâ" buyurmuştu.[143] Bazı kaynaklarda Cahili­ye Döneminde Medinelilerin kutladıkları bu iki bayram gününün Nevruz ve Mihrican günleri olduğu kaydedilmektedir.[144]

 

d) Yağmur Duası:

 

Yağmur duasına çıkma âdetinin Cahiliye dönemi Arapları arasında da mevcut olduğunu görmekteyiz. Nitekim Abdülmutta-lib'in, yamnda Hz. Peygamber olduğu halde Kureyşlilerle birlikte Ebu Kubeys dağına yağmur duasına çıktığı ve onun Peygamberi-miz'in yüzü suyu hürmetine yağmur dilemesinden sonra, çok geçmeden yağmur yağdığı kaydedilmektedir.[145] Daha sonraları Peygamberimiz'in amcası Ebu Talib de Kureyşlilerle birlikte yağ­mur duasına çıkmıştır. Ebu Talib'in Hz. Peygamberin elinden tu­tarak Kabe'ye götürdüğü ve O'na dua ettirdiği, bundan sonra yağ­mur yağıp Mekke derelerinin sularla dolu taştığı nakledilmekte­dir.[146]

 

e) Cenaze Uygulamaları:

 

Cahiliye döneminde Araplar, cenazelerim yıkarlar, kefenler­ler, üzerine dua okurlardı. Ölünün tabuta konulmasından sonra, velisi ayağa kalkarak, ölünün bütün iyiliklerini sayar, medheder ve sonra: "Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun" derdi. Bu bir çeşit cenaze namazı sayılır, daha sonra cenaze defnedilirdi.[147]

Kaynaklarımız, Peygamberimiz'in amcası Ebu Talib'in cena­zesinin yıkandığım, kefenlenip defnedildiğini haber vermekte­dir.[148] Peygamberimiz'in hanımı Hz. Hatice de vefat ettiği zaman, cenaze namazı henüz farz kılınmadığı için Cahiliye devri usulüne göre dua yapılmıştı.

Yine Cahiliye Devri'nde "Beliyye" denilen bir uygulama daha vardı. Buna göre, Müşrik Araplar, ölenin mezarının yanma bir de­ve getirirler, devenin boynuna bir halka takarlar ve hayvanı ölün­ceye kadar bu şekilde mezarın yanında bırakırlar veya mezara gö­merlerdi. Buna da "Beliyye" derlerdi.[149]

Cahiliye Dönemi'nde bir kişi Öldüğü zaman Araplar, çarşı, pa­zar, sokak ve evlere adamlar göndererek bir kimsenin öldüğünü ilan ederlerdi. Araplar arasında yaygın olan o zamanki âdete göre, şerefli birisi öldüğü ya da öldürüldüğü zaman, kabilelere bir atlı gönderilir, o da "Filanın ölümü ile araplar helak olmuştur" gibi sözlerle, o kişinin öldüğünü duyururdu.[150]

Yine bu devirde cenazeye katılan müşrik Araplar bir takım aşırılıklarda bulunur, üzüntülerini dile getirmek için elbiselerini değiştirirler, matem elbisesi giyerlerdi. Cenaze geçerken de ayağa kalkarlardı. Cahiliye dönemi Araplarımn "Ben Öldükten sonra arkamdan matem tutun" diye vasıyyet ettiklerini görmekteyiz. Nitekim Cahili şair Tarafe'nin öldükten sonra kendisine layık bir şekilde matem tutulmasını bir beyitinde vasiyet ettiğini bilmek­teyiz:

"Ben öldüğüm zaman bana yakışır bir surette ağla, Benim için yakalarını yırt, ey Ümmü Mabed"[151] Peygamberimiz'in dedesi Abdülmuttalib de, vefat edeceği za­man kızlarını toplayarak ağıt yaktırmıştır.[152] Müşrik Araplar ma­tem tutarken, Ölünün iyiliklerim sayarak ağlarlar, feryad ve figan ederler, yanaklarını, yüzlerini, başlarım, dizlerini döverler, yaka­larını ve elbiselerini yırtarlar, yüzlerini tırmalarlar, manzumeler­le ölünün iyiliklerim yayarlar, kendilerinin de helak olması için dua ederlerdi.[153]

Yine Cahiliye Dönemi'nde cenaze sahipleri yemek hazırlaya­rak cenazeye katılanlara ikram ederlerdi.[154] Bu husus da matem­den sayılırdı. [155]

 

f) Oruç:

 

Cahiliye Dönemi'nde Kureyşliler'in Receb ayında oruç tut­tukları kaydedilmektedir.[156] Yine bu dönemde Kureyş'in işledikle­ri bir günaha kaffaret olmak üzere veya kıtlık tehlikesine karşı şükran borcunu ödemek için oruç tuttukları nakledilmektedir.[157]

Kaynaklarımızda, Cahiliye döneminde hem Kureyş'in, hem de Hz. Peygamberin Aşura günü oruç tuttuklarından bahsedil­mektedir.[158] Cahiliye devrinde görülen bir oruç çeşidi de "Sükut Orucu"dur. Cahiliye Arapları bir gün boyunca hiç konuşmazlar ve bunu bir ibadet sayarlardı. Hz. Peygamber: "Bir gün, bir geceye kadar sükut etmek yoktur" buyurarak bu âdeti yasaklamıştır.[159] Buharî'nin kaydettiğine göre, Hz. Ebu Bekir de, Zeynep adlı bir kadının sükut orucu tuttuğunu görerek, "Bu iş cahiliye fiillerin-dendir" diyerek kendisini uyarmıştır.[160]

 

g) Hac:

 

Hz. ibrahim devrinden kalma hac ibadetinin Cahiliye döne­minde de devam ettiğim ve ihram, telbiye, vakfe, tavaf, sa'y, cem­relerin taşlanması, kurban kesilmesi gibi esasları içindu bulun­durduğunu bilmekteyiz.

İhram, Vakfe, Tavaf, Sa'y ve diğer uygulamaları: Kaynaklarımız, Cahiliye devrinde müşriklerin, putlar için ih­rama girdiklerini haber vermektedir. Bu dönemde Medineliler-den bir kısmı Müşşellel mevkindeki Menat putu için telbiye ede­rek ihrama girerken,[161] Medinelilerden diğer bazı kimseler ise deniz tarafında bulunan Isâf ve Naile adlı bir put için ihrama girmekteydiler.[162] Yine Cahiliye devri halkı ihramdayken hayvan eti ve yağ yemeyerek, perhiz yapmaktaydılar.[163] Bu dönem halkı­nın, ihrama girmeyi bir takım lüzumsuz ilavelerle zorlaştırdıkla­rım da görmekteyiz. Söz gelimi ihrama girdikleri zaman gölgede oturmazlar, eve yahut çadıra girmeleri gerektiğinde, evin arka tarafını delerek veya evin üstünden atlayarak, ya da merdiven kurarak içeri girerler ve bunu bir iyilik sayarlardı. Medineliler de hac dönüşlerinde evlerine kapılarından girmezler, evlerinin arka­larından içeri girerlerdi. Aksi bir davranış şiddetle kmanırdı.[164] Kureyş ve Harem halkı ise, ihramlı iken evlerine kapılarından girip çıkarlardı. Ancak Medineliler ile Ehl-i Meder ve Ehl-i Veber (Köylüler ile Çadırda yaşayanlar) ihramlı iken evlerine ve çadırla­rına kapılarından girmezlerdi.[165] Cahiliye döneminde haccedenler ihramdan çıkmak için traş olurlardı. Bu dönemde Medineliler îsâf ve Naile adlı putlar için telbiye ederek ihrama girerler, Safa ve arasında sa'y yaptıktan sonra traş olurlardı.[166] Diğer bazı kabileler ise tavan bitirdikten sonra Menat adlı putun yanına ge­lirler ve başlarını bunun yanında traş ederlerdi.[167]

Cahiliye döneminde Kabe özel bir kıyafetle tavaf edilir, Mekkeliler bu iş için özel bir kıyafet satarlardı. Bu kıyafeti satın alamayanlar çıplak tavaf ederlerdi. Bu hususa hem Kur'ân-ı Ke-rim'de hem de hadislerde işaret edilmiştir.[168]

Cahiliye dönemi Arapları, Amr b. Luhay'dan beri telbiyeleri-ne şirk karıştırmışlardı. Kaydedildiğine göre, Kureyş, Kinane ve Huza'a kabilelleri, "Buyur Allahım, buyur! Buyur, senin ortağın yoktur. Ancak bir ortağın vardır. Sen ona ve onun sahip oldukları­na hükmedersin" şeklinde telbiye ediyorlardı.[169] Araplar, bu şirk dolu telbiyelerinde "ortak'la Hübel ve îsaf adlı putları kasdeder-lerdi.[170] Diğer kabilelerin de ayrı ayrı telbiyeleri vardı. Bunların da içine şirk ifade eden sözler karıştırılmıştı.[171]

Cahiliye döneminde Kinane, Kureyş ve Huza'a kabileleri ken­dilerine "Hums" adım vererek, diğer Araplardan üstün ve ayrıca­lıklı olduklarını iddia ederlerdi. Bunlar, hac esnasında Ha­rem'den dışarıya çıkmazlar, Müzdelife'den ileriye gitmezlerdi. "Biz harem halkıyız, Harem halkıyız, Harem'den dışarı çıkmayız" derlerdi. Vakfe için Arafat'a çıkmayarak, Müzdelife'de vakfe ya­parlardı. Buna gerekçe olarak da "Biz, Hz.İbrahim'in evladıyız. Kabe'nin sahipleriyiz. Mekkeliyiz. Arap kabilelerinin hiçbirinin ferdleri bizim şeref ve asaletimize sahip değillerdir. Bundan sonra hiçbir şeye tazim etmeyip, bütün hürmetimizi Harem dahiline hasretmeliyiz. Arafat'ta halk ile vakfe yapmak bizim kadrimizi düşürüyor" fikrini ileri sürerlerdi.[172] Böylece Arafat vakfesini tah­rif etmişlerdi. Diğer Arap kabileleri ise Arafat'ta vakfe yaparlardı. Arafat'tan da güneş tam dağın tepesindeyken dönerlerdi. Hacıları Arafat'tan indirme vazifesi de Mudar oğullarına aitti. Bu vazife onlardan Gavs b. Mürr tarafından yerine getirilirdi. Bu zatın lakabı "Sufe" idi. Bu vazife daha sonra çocuklarına geçmişti.

Arafat'ta vakfeden sonra Araplar, "Ey Sufe izin ver de inelim" der­lerdi. O zaman bunlardan biri kalkıp izin verdiğini ilan ederdi.[173]

Cahiliye döneminde güneş doğmadan evvel Müzdelife'den ha­reket etmezlerdi. "Ey Sebir dağı aydınlan ki, biz de acele kurban kesmeye gidelim" derlerdi.[174] Güneş doğuncaya kadar Müzdeli-fe'de duran müşrikler, burada babalarını, dedelerini överek, övü­nerek vakit geçirirlerdi. Söz gelimi bu esnada bir adam dağın tepe­sinde ayağa kalkar, "Ben filan oğlu filanım, ben şöyle yaptım. Ba­bam da yedirir içirirdi. Başkalarının borçlarını öder, diyetlerini üzerine alırdı. Dedem de böyle yapardı" der, diğer insanlara karşı ovunurdu. Arafat'tan gelen hacılar görsünler de yollarım kaybet­mesinler diye geceleyin Müzdelife'de ateşler yakılırdı. Bunu ilk defa Peygamberimiz'in dedelerinden Kusay yaptırmıştır.[175]

Cahiliye devrinde, hacıların Müzdelife'den Mina'ya gidebil­mesi için de Benî Sufe denilen bir ailenin izin vermesi gerekirdi. Bu olay kurban kesileceği günün sabahında cereyan ederdi. Bu vazifenin başında Zeyd b. Advan oğulları bulunuyordu. Onlardan bu işin başında son olarak bulunan Ebu Seyyare Ümeyle b. Azel idi. Bu zat, kafile başkanı olarak çıplak bir eşek üzerinde kırk yıl devamlı bir şekilde hacıları Müzdelife'den Mina'ya götürmüş­tür.[176] Yine bu dönemde müşriklerden bazıları, Mina'dan Mek­ke'ye üç günden evvel inmeyi, bazıları da dördüncü güne kalınma­sını günah saymaktaydılar.[177]

Kabe'nin tavafı eski Arapların ibadet hayatında çok önemli bir yer işgal etmiştir. Tavaf ile aynı manaya gelen "Davar" kelime­si, bazan onun yerini almıştır. Ancak kaydedilen bazı Cahili Arap şiirlerinden tavafın sadece Kabe'ye mahsus olmadığı, müşrikler tarafından putların da tavaf edildiği anlaşılmaktadır.

Müşrikler, Kabe'yi tavaf esnasında şiirler okur, kurbanlar keserlerdi. Bu ibadetler, Hums'a mensup olan Kureyş'in seçkin ve asil kişilerince idare edilirdi, ibadet maksadıyla (Tahannüs) her yıl Hira'ya çıkan Kureyşliler, dönüşte Kabe'yi tavaf etmeden evlerine girmezlerdi.[178] Bu dönemde Araplar, Kabe'yi yedi defa ta­vaf ederlerdi.[179] Kureyş kabilesi tavaf esnasında şöyle derdi:

"Lât hakkı için, Uzzâ hakkı için,

Onlar yüksek turnalardır,

Onların şefaatlerine ümit bağlanabilir,

Üçüncüleri Menat hakkı için."[180]

Kur'ân-ı Kerim, Cahiliye Araplarmm Kabe'deki ibadetlerinin sadece ıslık çalmak ve el çırpmak'tan ibaret olduğunu haber ver­mektedir.[181] Bu dönemde müşrikler, erkek ve kadın, açık-seçik el ele tutuşur, Kabe'nin etrafında dolaşır ve ıslık çalıp el çarparlardı. Böylece, ibâdet ediyoruz diye çalar oynar, hora teperler ve yaptık­larını alkışlarlardı. Bu müşrikler 'Kabe'nin etrafında "Mükka" kuşu gibi ıslık çalarak dolaşmazsak haccımız tamam olmaz' der­lerdi.[182] Cahiliye Araplannm Kabe'yi çıplak olarak tavaf ettikleri kaydedilmektedir. "Hums" denilen Kureyş, Benî Amr, Sakîf, Hu-za'a gibi kabileler müstesna, diğer Araplar, Kabe'yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Eğer Hums kabileleri, bunlara tavaf için elbise ve­rirlerse, bu elbiseleri giyerek tavaf yaparlardı. Bunun için erkek­ler, erkeklere, kadınlar da kadınlara elbise verirler, Humslular-dan elbise alamayanlar ise çıplak tavaf ederlerdi.[183] Bu konuda Dabba'a bint Amir adlı bir kadının çıplak larak Kabe'yi tavaf ederken söylediği bir şiir bu konuda ip ucu vermektedir:

"Bugün, vücudumun bir kısmı veya hepsi gözükür, Fakat ben, ondan görünene de cevaz vermem."[184]

Hums'a mensup olanlar her zaman kendi elbiseleriyle tavaf yapma hakkına sahiptiler. Hums'a mensup olmayanlar ise, içinde tavaf yapacağı bir humslu elbisesi bulamazlarsa giydiği elbiseden ayrı getirdiği başka bir elbiseyi giyerek tavaf eder ve tavaftan sonra o elbiseyi isaf ve Naile adlı putların arasına atar, bundan bir daha faydalanamazdı.[185] Ya da, bu şahıs çıplak olarak tavaf etmek zorunda kalırdı.[186] Çıplak tavaf etmeyi göze alamayan kimseler ise, Mekkeliler'den elbise satın almak ya da kiralamak mecburi-yetindeydi. Çıplak tavaf yapan Araplar arasında Benî Amir kabi­lesi de vardı. Ancak erkekler gündüz, kadınlar gece tavaf yapar­lardı. Çıplak tavaf eden kadınlardan bir kısmı, bellerine, deriden yapılmış uzun sırmalar bağlayarak korunmaya çalışırlardı. Humslu olmayanlardan ancak önemli kimseler kendi elbiseleriy­le tavaf yapabilir, fakat elbiselerinden bir daha faydalanamazlar­dı.[187] Bunun sebebi şuydu: Humslularm koyduğu kural gereği, Harem'in dışındaki elbise ile Harem'in içine girilmezdi. Dışardan gelenler, Mekke'de giyeceği elbiseyi satın almak, yahut ödünç bul­mak zorundaydılar. Şayet Humslular'dan elbise bulamazlarsa, "içinde günaha girdiğimiz elbise ile tavaf caiz değildir" diyerek anadan doğma çırılçıplak olarak Kabe'nin etrafında dolaşırlardı. Çıplak dolaşmaya utananlar ise, elbiseleriyle tavaf yaparlar, an­cak sonunda elbiselerini çıkarıp, atmak zorunda kalırlardı. Atılan bu elbiselere, "Leka" denilir ve bunlar Mekkeliler tarafından top­lanırdı.[188] Fakat Arapların gözü gönlü attıkları bu elbiselerinde kalırdı. Elbise bulumayanlar çıplak tavaf ederken "Biz babaları­mızı bu hal üzere bulduk, Allah bize böyle emretti" derlerdi.[189]

Cahiliye döneminde tavaf eden bir kimse, önce Kabe'nin ya­nında bulunan İsaf adlı puttan başlar, onun önünde istilam eder, tavafını Naile adlı putun yanında istilam ile bitirirdi.[190] Rebia ka­bilesi ile diğer bazı Araplar Cahiliye döneminde veda tavafı yap­madan dağılırlardı. Bunlar haccettiklerinde son nefr'de (dönüşte) dağılırlar, teşrikin sonuna kadar (Mina'da geçirilen üç gün) bekle­mezlerdi.[191]

Cahiliye döneminde Amr b. Luhay, Mekke'de putperestliği yerleştirdiği sırada Safa ve Merve tepelerine de isaf ve Naile deni­len, erkek ve kadın şeklinde iki put diktirmişti. Hac ve umre ya­pan müşrikler, say yaparken ta'zim maksadıyla bunları meshedi-yorlardı.[192] isaf adlı putun Safa1 da, Naile adlı putun da Merve'de olduğu kaydedilmektedir.[193] Menat putu için ihrama giren Ensar ve Gassan kabileleri ise, Safa ve Merve arasında sa'y yapmıyorlar­dı.[194] Kureyş'ten Menat putu için ihrama giren kimselere de, Safa ve Merve arasında Sa'y yapmak dinlerine göre helal sayılmazdı.[195] Kısacası cahiliye dönemi halkı Safa ve Merve arasında sa'yi şirke ait hususlarla karıştırmışlardı.

Cemrelerin taşlanması hususu Cahiliye döneminde de mev­cuttu. Nefr (dönüş) günü olunca halk cemreleri taşlamaya gelirdi. Sufe'den bir görevli halk için cemreye bir taş atar, o taş atıncaya kadar halk taş atmazdı. Acele eden kimseler Sufe'ye gelirler ve "Kalk taşla ki, bizde seninle beraber taşlayalım" derlerdi. O da, "Hayır, Vallahi güneş batıya meyletmedikçe olmaz" derdi. Acele edenler bu konuda onu sıkıştırmaya devam ederlerdi. Sufe de, güneş batıya meyledinceye kadar bundan kaçınır, sonra kalkar cemreyi taşlar, insanlar da onunla beraber taşlarlardı.[196] Halk bu esnada "Al sana, al sana" diye bağrışarak taşları atardı. Bir taraf­tan da itişip kakışmalar, birbirine vurmalar olurdu.

Cahiliye döneminde müşrikler kurban kestikleri zaman, ka­nını Kabe'nin yüzüne sürerler, etini parçalar halinde taşların üze­rine koyarlar, "Allah için kestiğimiz şeyden vahşi hayvanlar ve kuşlar yiyinceye kadar bize bir şey yemek helal olmaz" derlerdi.[197] Bazan da putlar için kestikleri kurbanın kanını putlara sürerler, etlerini de onların üzerlerine koyarlardı. O dönemde kurbanların Mina'da değil, Kabe'de kesildiği anlaşılmaktadır. Müşrikler, Kabe'de kurbanlıklar da sevkeder, ancak bu kurbanlık hayvanla­ra binmezlerdi.[198] Kabe'ye sevkettikleri bu hayvanların boğazları­na gerdanlık asarlardı. Buna "taklid" denilmekteydi. Bu, sadece Kabe'ye kurbanlık olarak sevkedilen hayvanlara mahsus değildi. Müşrikler, nazardan korunmak, düşmanlara karşı kin ve intikam duygularını ifade etmek için de deve, at gibi hayvanlara gerdanlık (Kılade) takarlardı.[199]

 

Umre

 

Umre, Cahiliye döneminde de mevcuttu. Ancak müşrikler hac aylarında umre yapmayı yeryüzünde işlenen günahların en büyüklerinden sayarlardı. Bunlar, Muharrem ayını Safer kabul ederler,

"Develerin arkasındaki yara iyi olur,

Hacıların ayak izi silinir,

Safer ayı da çıkarsa,

O zaman umre, umre yapan kimseye helal olur" derlerdi.[200]

Cahiliye döneminde hac aylarında umre yaptırmamalarının başlıca sebebi ekonomikti. Bu uygulama, hac için gelen halkın, memleketlerine dönerek ayrıca tekrar umre yapmak için Mek­ke'ye gelmelerim temin etme gayesine yöneliktir. Böylece, hac ay­larında umre yapmak yasak olduğu için, hacı memleketine döne­cek ve umre yapmak üzere başka bir zaman yeniden gelecek ve Mekkenin ticari hayatına canlılık kazandıracaktır.[201]

Bu dönemde umre yapan kimseler Safa ve Merve arasında sa'y ederler, buralarda mevcut Isâf ve Naile adlı putlara, tazim için meshederlerdi.[202] Cahiliye dönemi halkı umreyi Receb ayında yapmaktaydı. [203]

 

Nesî

 

Cahiliye dönemi Arapları da, kamerî (ay) takvimi kullanıyor­lardı. Bu takvime göre hac mevsimi, yaza, sonbahara vs. bütün mevsimlere tesadüf edebilirdi. Çünkü her yıl, önceki yıldan on bir gün önce gelirdi. Fakat Mekkeli müşrikler haccm her zaman aynı mevsime, yani Bahara tesadüf etmesini istemişler ve bunun için ayların yerini değiştirmişlerdi. Buna nesî deniliyordu. Ebu Ma'şer el-Belhî ile el-Birunî, Arapların nesî uygulamasını Yahu­dilerden aldıklarım söylemişlerdir. Taberî'nin kaydına göre, Huzaalılar Kabe'nin idaresini ellerine aldıklarında, Haram ayla­rın vakitlerini tayin ve geciktirme vazifesini Mudar oğullarına verdiler.[204] Başlangıçta nesi vazifesini Yemenli Kindeliler ifa edi­yorlardı. Sonradan Malik b. Kinane, Muaviye b. Sevr el-Kindî'nin kızını nikahlayarak, takvim işleriyle meşgul olma vazifesini elde etti- Daha sonra da bu iş torunlarına geçti.[205] Bu konuda vazife gören kişiye Kalemmes veya Kalanbas deniliyordu. Bu vazifenin başında bulunanların sonuncusu Ebu Sümame Cünade (Cenna-de) b. Avf tır. Onun görevli olduğu vakit, islâm gelmiş ve bu işi ilga etmiştir. Peygamberimizin dedesi Kusay, vaktiyle bu işi Kinane kabilelerinden olan Neseelere bırakmıştır.[206]

Cahiliye döneminde hac esnasında, nesi ile görevli olan Ka­lemmes, Kabe'nin kapısının önüne gelir ve yardımcısı, Kabe'nin Hatim denilen üstü açık kısmına geçer ve her biri şu sözleri söyler­di:

"Ben, bütün ayıp ve kusurlardan uzak, hiç kimsenin günah yöneltemeyeceği öyle bir kimseyim ki, verdiğim hüküm reddedil­mez." Herkes bu iki vazifeliye gerekli talimatı sormaya gelirlerdi. Kalemmes de, gelecek iki yıl boyunca normal kamerî takvim akışı­nı takip etmelerini söyler, fakat her üç yılda bir kerre bunun aksi­ni söyleyerek, o yılın on ikinci ayından sonra boş bir ayın (ilave ay/Safer ayı) geleceğini, bunun sonunda da, ertesi yılın normal bir ayının başlaması gerektiğini belirtirdi. Böylece hac, iki yıl boyun­ca onikinci ayda, sonra birinci, sonra ikinci-ve bütün aylarda dönüp durmak suretiyle kutlanıyordu.[207] Cahiliye Araplannın bu­nu, hac zamanında her zaman yılın aynı mevsimine isabet etmesi ve Mekkeli tüccarların da katılmaları gerekli olan çeşitli panayır­ların kurulması zamanından ayrı bir vakte rastlaması için yaptık­ları açıktır.

Cahiliye döneminde Araplar, hac mevsiminde dışardan gelen hacıların ticaret yapmasını günah sayarlardı. Hacıların ticaret için mal getirmesi, yahut nafakasını yanında bulundurması caiz görülmezdi. Bu husus, Mekke tüccarı ile esnafının fazla ahş-veriş yapmasına yarardı. Nafakası ve parası olmayan hacılar ise, dilen­meye mecbur kalırlardı. Dışardan gelen halk da, hac mevsiminde ahş-veriş yapmaktan sakınır ve "Bu günler zikir günleridir" der­lerdi. Halbuki hac esnasında Zü'1-Mecaz, Ukaz, Mina, Arafat ve diğer yerlerde panayırlar kurulurdu.[208]

Bazıları da hacca giderken yanlarında yetecek kadar azık al-ma}a günah sayarlar, "Biz Allah'ın misafirleriyiz, azık almaya­lım" derler sora da dilenirlerdi. Yemen halkının böyle yaptığını kaynaklarımız haber vermektedir. Hunıs'a mensup müşrikler ise; "Harem dışındaki halkın hac veya umre için Mekke'ye geldikle­rinde beraberlerinde getirdikleri yiyeceklerden Harem içinde ye­meleri caiz değildir" demekteydiler.[209]

Bu dönemde bazı kimseler susarak hac yapıyorlardı. Nitekim Hz. Ebu Bekir, böyle bir kadım menetmiştir.[210] Kabe'ye yayan git­mek üzere adak adayan ve bunu yerine getiren kimseler de mev­cuttu. Hz. Peygamber böyle bir adağı yerine getirmek isteyen bir ihtiyara mani olmuştur.[211] Cahiliye devrinde Kabe'nin önünde bu­lunan Hübel putunun yanında bazı fal okları vardı. Mekkeliler, bu oklarla fal çekerlerdi. Okların üzerinde "Evet, Hayır, Bekle" gibi kelimeler yazılı olup, bir şey yapmak isteyenler bunlara başvurur. Çıkan sonuca göre hareket ederlerdi. Bu okların hususi bir memu­ru vardı ve ücret karşılığında fal çektirirdi. Bu oklara "Ezlâm" de­nilirdi.[212]

Bu dönemde hac ibadeti kudsiyet ve temizliğinden çok şeyler kaybetmişti. Hac bir eğlence, münakaşa ve Cahiliye bayramı hali­ne gelmişti. Hac esnasında günah işlenir, putlara kurban kesilir, kavga yapılır, kadınlarla cinsel ilişkide bulunulurdu. Hac şehirle­rinde ibadete rağbet, en büyük çekiciliğini bu sıralara şartlayan pazarlardan ve panayırlardan alırdı. Bu günlerin çok neşeli hava­sı olurdu. Şaka, oyun şarab, kadın ve şarkı ile eğlenilirdi. Bu eğ­lenceleri önceleri Vedd adlı putun yanında yapmak adetti.[213] îmam Malik, Cahiliye Araplarımn hac esnasında kavgaları hakkında şöyle demektedir:

"Cahiliye devrinde Kureyşliler, Müzdelife'deki Kuzah'ta, Meş'aru'l-Haram'm yanında, diğer Araplar ise Arafat'ta vakfe ya­pıyorlar, birbirleriyle çekişip kavga ediyorlardı. Kureyşliler, Biz daha doğru yoldayız derler, diğer Araplar ise, "Biz daha doğru yoldayız" derler ve mücadele ederlerdi. Mina'da toplandıkları zaman Kureyşliler, "Bizim haccımız daha mükemmeldir" derler, Ötekiler de "Bizim haccımız daha mükemmeldir" derler ve sonun­da kavga ederlerdi.[214]

Cahiliye döneminde hacla ilgili birtakım vazifeler de vardı. Bunlar Sikaye, Rifade, Hicabe, Sidane idi. Sikaye, hac mevsimin­de hacılara su dağıtma işiydi. Kusay, zamanında Kabe'nin etrafı­na deriden yapılmış su havuzları koymuş, develer vasıtasıyla, civardaki kuyulardan tatlı su taşıtarak bu havuzları doldurtmuş ve hacılara bu havuzlardan su dağıtmıştır.[215] Daha sonra bu vazife Abdümenaf ve oğullarına geçmiştir. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib ise, zemzem kuyusunu kazıp tekrar ondan su çı­karmıştı. Bundan sonra, diğer kuyulardan su nakli bırakılmıştır. Abdülmuttalib'in, hac mevsiminde sütleri bal ile karıştırıp zem­zem kuyusunun yanında deri havuzlara koyarak hacılara dağıttı­ğı kaydedilmektedir. Zemzem suyu çok ağır bir su olduğu için, Abdülmuttalib, içine kuru üzün atar ve hacılara öyle dqğıtırdı. Abdülmuttalib'den sonra bu vazife oğlu Hz. Abbas'a geçmiştir. Abbas da (r.a.) temin ettiği üzümlerden şıra yaparak hacılara ikram ederdi. Onun bu vazifesi Mekke'nin fethine kadar sürdü. Fetihten sonra bu vazifeyi Hz. Peygamber yine ona verdi.[216]

Rifâde ise, hacılara yemek verme vazifesi idi. Kusay tarafın­dan ihdas edildiği ve bu iş için yıllık vergi alındığı kaydedilmekte­dir. Kusay, bu iş için aldığı vergileri toplayarak, hac mevsiminde Mekke ve Mina'da yemek yaptırıp hacılara dağıtıyordu.[217] Rifade vazifesi Kusay1 dan sonra Abdümenaf la onun oğlu Haşim'e geç­ti.[218] Haşim'den sonra bu vazife Abdülmuttalib, daha sonra da Pey-gamberimiz'in amcası Ebu Talib'e geçti.[219] Veda Haccında ise bu vazifeyi bizzat Hz. Peygamber kendisi yapmıştır.[220]

Hicabe-Sidane ise, Kabe'nin bakım ve korunması vazifesi idi. Bu hizmeti ilk önce Hz. İsmail yapmış, ondan sonra Cürhümlüler, daha sonra Huzaalılar bu hizmeti ele almışlardır. Sonraları Peygamberimiz'in dedeleıinden Kusay b. Kilab, Ebu Gubşan adlı Huzaahdan Kabe'nin anahtarlarını satın alarak bu vazifeyi ele geçirdi. Bu hakkım tanımak istemeyen Huzaalıları da Kabe'nin civarından kovdu.[221] Kusay, Kabe'ye ait görevleri bölüştürmüş ve bu vazifeyi Abdüddar'a vermiştir. Ondan oğlu Osman'a geçen bu hizmet, nesiller boyunca devam etmiştir. Hz. Peygamber Mekke'yi fethettiği zaman, Kabe'nin anahtarı Osman b. Ebî Talha'daydı. Hz. Peygamber bu vazifeyi yine onlara verdi.[222]

Cahiliye döneminde Kabe'nin kapısı Pazartesi ve Perşembe günleri açılır, Kabe'nin hizmetçileri ve kapıcıları, Kabe'nin kapı­sına oturarak içeri girmesini istemedikleri kimseleri merdiven­lerden aşağı iterlerdi. Vaktiyle aynı hakareti Hz. Peygamber'e de yapmak istemişlerdi.[223]

 

h) Kurban:

 

1- Însan Kurbanı.

 

Cahiliye devrinde de insan kurban etme âdetinin mevcut ol­duğunu görmekteyiz. Bu dönem de sabah yıldızına bir insan veya bir deve sunulduğu kaydedilmektedir.[224] Bunların Sabiiler (Yıldı­za tapanlar) olması muhtemeldir. Wellhausen, Cahiliye dönemin­de oğlan ve kızlarla, esirlerin el-Uzzâ1 ya kurban edildiklerim ileri sürmektedir.[225]

Kaynaklarımız, Hz.ibrahim'in oğlunu kurban etmek isteme­sinin bir benzerinin Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib tara­fından yaşandığını haber vermektedir. Buna göre, Abdülmutta­lib, zemzem kuyusunun kazılması sırasında Kureyşle karşılaştığı zorluklar sebebiyle, eğer on tane oğlu olur ve bunlar kendisini koruyacak yaşa gelirlerse, onlardan bir tanesini Kabe'nin yanın­da Allah için kurban etmeyi adamıştı. Abdülmuttalib'in on tane oğlu olunca adağım yerine getirmek istemiş, çekilen kurada kur­ban olma işi Peygamberimiz'in babası Abdullah'a isabet etmişti. Bunun üzerine Abdülmuttalib, adağını yerine getirmeye kalkışmış, fakat Kureyşliler böyle bir âdetin yerleşmesinden çekinerek, kendisine engel olmuşlardı. Daha sonra Abdullah'ın yerine 100 tane deve kurban edilmişti.[226]

 

2- Putlara Kurban:

 

Cahiliye döneminde putların yanında kurbanlar kesilir, bu kurbanlardan büyük pay küçük ilahlar için ayrılırdı.[227] Yanında kurban kesilen putların başında Isâf ve Naile gelmekteydi.[228] Ma­lik ve Milkan boyları ise, Cidde kıyısında bulunan Sa'd adlı put için kurban keser ve kurbanın kanını bu putun üzerine dökerler­di.[229] Kureyşliler'in de Yanbu yakınlarında Buvane adlı bir putları vardı. Her yıl bunun yanında kurban kesip bayram yaparlardı.[230] Hz. Peygamber de çocukluğunda halaları tarafından bu bayrama katılmaya zorlanmıştı. Ancak O, burada rahatsızlandığı için bir daha bu bayrama katılması için ısrar edilmemişti.[231]

Kabe'nin etrafında 360 tane dikili taş (Nusub) vardı, bu taşla­rın her biri bir Arap kabilesine aitti. Bu taşların yanında kurban keser, kanını bu taşlara sürer, kurbanı parçalayıp bu taşlara ko­yarlardı.

Cahiliye halkı kabir başlarında da kurban kesmekteydi. îyi bir kimsenin kabri başında bir deve boğazlar ve "Biz, onun dünya­da yaptıklarına karşılık kendisini mükafatlandırıyoruz. Kendisi, hayattayken deve keser ve misafirlerine yedirirdi. Biz de kabrinin başında deve kesiyoruz. Varsın bunu kurtlar, kuşlar yesin, haya­tında yedirmiş olduğu gibi yedirmiş olsun" derlerdi. Öldükten sonra dirilmeye inananları ise, ölen kimsenin kabri başında sağlı­ğında bindiği hayvan kesilirse, o kimse Kıyamet'te binekli olarak haşrolunur, aksi takdirde yaya kalır, diye inanırlardı.[232]

Bir kısım Araplar da cinlere kurban kesiyorlardı.[233] Cömert­lik yarışı için kurban kesenler de vardı.[234] Bazıları da hayvan canlı iken vücudundan et kesiyorlardı. Hz. Peygamber Medine'ye geldiği zaman bazı kimseleı~in develerin hörgü eleriyle, koyunların kuyruklarını kestiklerini görmüş ve yasaklamıştı.[235] Cahiliye döneminde Şeytan Yarması adı verilen bir işlem daha yapılmak­taydı. Buna göre hayvan boğazlanır, yalnız derisi kesilir, kan da­marları kesilmez, ölünceye kadar böyle bırakılırdı. Kam yedikleri için, hayvanın kanını boşa gidermeme çabasıyla bu şekilde yap­tıkları sanılmaktadır.[236] Bu dönemde Akika kurbanı da kesilirdi. Çocuğun tıraş edilen başına, çocuk için kesilen kurbanın kanın­dan sürülürdü. Hz. Hatice, doğan her oğlan çocuğu için iki, her kız çocuğu için de bir koyunu akika olarak kestirmişti.[237]

Cahiliye devrinde ilk doğan hayvanlar kurban edilir ve buna Fer'a denilirdi. Ebu Davud, "Fer'a, devenin ilk doğurduğu yavru-sudur. Cahiliye devrinde onu, putları için kurban keserler, kanını da putların başına akıtırlardı."[238] demektedir. Fer'a'nm sadece deve cinsine tahsis edilemeyeceği, koyun cinsinden hayvanlam ilk doğurdukları hayvanlara da fer'a denildiği kaydedilmiştir.[239] Cahiliye döneminde Araplar, Recep ayında putlara kurban keser ve bunlara atire derlerdi. Îbnü'l-Kelbî, Arapların dikili taşların ve putların yanında kestikleri koyunlara el-Atair dediklerini, el-Ati-re'nin "Boğazlanmış" anlamına geldiğini, kurban kestikleri yere de "El-Itr" (Sunak) dediklerini kaydetmektedir.[240]

Cahiliye devrinde Arapların Ensab dedikleri boz renkli dikili taşları vardı ve bunların yanında Atîre kurbanı kesiyorlardı. Kay­dedildiğine göre Müzeyne kabilesi Nuhm adlı putlarının, Aneze kabilesi ise Suayr adlı putlarının yanında atîre kurbanı kesmek­teydiler. Suvâ adlı putun çevresinde de Atîre kurbanı boğazlanır-di.[241] Bazan Araplar sözlerinde durmayarak ilahlarım aldatır, ko­yun yerine, avladıkları geyik ya da ceylanı atîre kurbanı olarak keserlerdi.[242] Müşrikler kestikleri bu atîre kurbanları sebebiyle bereket ummaktaydılar.[243]

 

ı) Adak:

 

Adak uygulamalarına Cahiliye döneminde de rastlamakta­yız. Cahiliye devri Araplannda adağı yerine getirmemek, uluhi-yete karşı günah sayılırdı. Bu devirde çeşitli şekillerde adaklar adanırdı. Kaydedildiğine göre Araplardan çocuğu olmayanlar, şayet Allah kendilerine bir çocuk verirse, onu Yahudi terbiyesi üzerine yetiştireceklerini adamaktaydılar. Nitekim Benî Nadr yahudilerinin sürgün edilmesi sırasında, bu yolla Yahudileşmiş bir hayli çocuk olduğu görülmüştü.[244] Bunun sebebinin Arapların Yahudileri Ehl-i Kitab ve Ehl-i ilim kabul etmeleri olduğu nakle­dilmektedir.[245]

Yine Araplar, hastalık veya herhangi bir sebeple çocuklarını "Hums" yapmaya adamaktaydılar. Selmâ bint Dubeya'mn, hasta olan oğlu Hevâzin'i şayet iyileşirse Hums yapmak üzere adadığı kaydedilmektedir.[246] Çocuğu olmayan bir kadın, erkek bir çocuğu olduğu takdirde, onu mabede adayabilirdi. Ayrıca Cahiliye Arap­ları, küçük ilahlara adakta bulunmak Allah'ın hoşuna gider, bu ilahlar Allah'ın huzurunda adak sahibine şefaatte bulunur zan­nediyorlardı.[247] Bir kimse adak yoluyla yakınlarım da bağlayabi­lirdi. Mesela bir anne, oğlu ya da kızı istediğini yerine getirinceye kadar saçlarını taramamaya, gölgede durmamaya ve benzeri şey­lere yemin edebilirdi. Ölmek üzere olan bir adam, öcünü almak için kendi kabilesinin elli kişiyi öldürmesini adarsa, bu adak kabi­le için bir görev olurdu.[248] Cahiliye döneminde, ayakta durmak, oturmamak, güneşte durmak, gölgelenmemek, konuşmamak, üzere oruç tutmayı adamaktaydılar. Hz. Peygamber ashabtan Ebu israil'in böyle bir adağını görmüş ve mani olmuştu.[249] Yürü­mek, binmemek üzere adakta bulunanlar da vardı. Ukbe b. Amir'in kız kardeşi Kabe'ye yayan yürümeyi adamış, ancak Hz. Peygamber tarafından engel olunmuştu.[250] Cahiliye döneminde, Mescid-i Haram'da itikâf yapmak üzere adakta bulunanlar da vardı. Hz. Ömer bunlardandı.[251]

Cahiliye Arapları hayvanları da çeşitli şekillerde adarlardı. Onların bu adak çeşitleri arasında Bahîra, Şaibe, Hami ve Vasile vardır. Bahîra, sütü tağutlara ve şeytanlara ait olmak üzere ada­nan deveydi. Artık bunun sütü haram kılınmıştı ve bu devenin sü­tünü kimse sağamazdı. Araplar, bir deve beş batın doğurur son yavrusu da erkek olursa, onun kulağım yarar salıverirlerdi.[252] Bahira'mn yavrusundan faydalanma hakkı yalnız erkeklere mahsustu, kadınların bundan faydalanması haram sayılırdı. Şa­yet yavru ölü doğarsa, o zaman kadınlar bundan yararlanabilir­lerdi.[253] Cahiliye devrindeki adak çeşitlerinden birisi de, Şaibe idi. Bir kimse, "Şu seferden sağ şalim dönersem, ya da şu hastalıktan şifa bulursam devem şaibe olsun" diye adar, hayvanın kulağım ya­rarak salıverirdi. Artık kimse, o devenin sütünü sağamaz, üstüne binemez, yük vuramaz, hiçbir şekilde saibe'den faydalanamazdı. Bu haramdı. Bu devenin sulanmasına, otlanmasına da kimse en­gel olmazdı. Bazan bu develeri taptıkları putlara da adarlardı.[254]

Hami ise, yavrusunun yavrusu kendisini basmaya başlayan dişi deveye denilirdi. Sahibi artık bu emektar devesinin arkasını yükten korumaya hak kazandığını ilan ederdi.[255] tbn îshak ise, Hâmî'nin, kendi sulbünden aralarında erkek yavru olmadan arka arkaya on tane dişi deve yavrulanan aygır deve olduğunu, artık bu devenin sırtına binilmediğini, tüyünden faydalanılmadığını, damızlık görevi yapmak üzere dişi develerin arasına sahndığmı kaydetmektedir.[256] Bir koyun yedi batın yavrulayıp, yedincisi dişi olursa bu koyun sahibine ait olur, eğer erkek yavrularsa putlara kurban edilirdi. Eğer anaç koyun yedinci batında erkekli-dişili yavrularsa, o erkek koyunu putlar adına kesmezler ve buna vesile derlerdi. Böylece yavrulayan bu hayvanın sütünü erkeklere helal kabul edip, kadınlara haram sayarlardı. Şayet bu koyun ölü doğu­rursa, etini yeme hususunda kadınlara izin verilirdi.[257] Vasile'nin anasının her batından ikiz doğurduğunu, sahibinin bunlardan di­şi olanlarım ilahlarına tahsis ettiğini, erkek olanlarım da kendisi için ayırdığını îbn Îshak kaydetmektedir.[258]

Bahira, Şaibe, Hami ve Vasile adaklarını ilk defa ortaya ata­nın, Huzaalılar'm hakimiyeti esnasında Mekke'ye putları getirip diken başkanları Amr b. Âmir b. Luhay el-Huzaî olduğu kaydedil­mektedir.[259]

 

i) İsim Koyma:

 

Cahiliye devrinde, Araplarda çocuğa bir isim verilir, ancak ço­ğu zaman çocuk bu isimle anılmayarak, "İbn Fulan" şeklinde anı­lırdı. Bu durum kendisinin bir çocuğu oluncaya kadar devam eder, bundan sonra "Ebu Fulan" şeklinde çağrılırdı. O devirde bir şah­sın en az üç ismi vardı. Bu dönemde "Kulu" manasına gelen "Abd" kelimesi isimlerce Ön ek olarak çok kullanılmıştır. Abdümenaf ve Abdü'1-cin gibi, Cahiliye dönemi Araplarında, Allah'tan başkası­na kulluk manası taşıyan bu isimlere sık sık rastlamaktayız. Söz gelimi, Müzeyne kabilesi çocuklarına, Nuhm adlı putlarına ; s-betle "Abdünuhm" ismini takmaktaydılar. Kureyş kabilesi ara­sında da, el-Uzzâ adlı puta nisbetle, "Abdüluzza" ismi çok yaygın­dı. Lât putuna nisbetle Abdüvedd, Menat putuna nisbetle, Abdü-menat diye isimler verilmekteydi.[260] Cahiliye devrinde Abdül-kâbe gibi isimler de mevcuttu.[261] Bunun yanısıra insana hoş gel­meyen el-Asî, Asiye gibi isimler de vardı.[262] Gam, üzüntü, keder anlamı taşıyan Zahm, Hazn, Surm, Asram, Mürre ve Harb gibi isimler bunlardandı.

Cahiliye döneminde doğan çocuğa isim koyarken Allah'a veya putlara şükretmek, dua etmek, Akîka kurbanı kesmek gibi uygu­lamalar yapılmaktaydı. Abdülmuttalib, Hz. Peygamber'i isim ko­yacağı zaman dua ve şükretmek için kucağına alarak, Kabe'ye gö­türmüştü.

Bu dönemde, insanlara çirkin lakablar takılmaktaydı. Bir adamın bazan üç tane lakabı olabiliyordu.[263] Bu dönemde, küpe takmak için, doğan kız çocuklarının kulaklarının delindiğini de görmekteyiz. [264]

 

j) Sünnet Olma:

 

Sünnet olma (Hitan) cahiliye döneminde mevcut olan adetler­den birisiydi. Sünnet eski Arabistan'da yaygın olarak tatbik edil­mekteydi. Huzâlî, Ferezdak, Îmruül-Kays gibi şairlerin şiirlerin­de sünnet olmaktan bahsedilmektedir. Eski Arapça'da sünnetsiz kimse için "Ağral" denilmekteydi, islâm öncesi Arap şairlerinden Imruü'1-Kays Dîvânında, Bizans İmparatorunu sünnetsiz olduğu için ayıplamaktaydı.[265]

Buhârî'nin kaydına göre, Bizans İmparatoru Hirakl, rüyasın­da hitanlılarm (Sünnetlilerin) hükümdarım ortaya çıkmış göre­rek çok kederlenmişti. Etrafındaki Patriklere durumu anlatarak, "Bu ümmet içinde sünnet olanlar kimlerdir?" (Jiye sormuştu. Bu sırada Gasan Meliki tarafından Hz. Peygamber'e dair haber geti­ren bir elçiyi Hirakl'e getirdiler. Hirakl, bu adamın sünnetli olup olmadığını kontrol ettirdi, sünnetli olduğu bildirilince, Hirakl bu haberciye "Araplar sünnetli midir?" diye sordu. Adam da "Evet, sünnet olurlar" cevabım verdi.[266] Buradan Cahiliye Araplarının, Hz. İbrahim'in sünnet âdetini devam ettirdiklerini anlamaktayız.

Cahiliye Arapları, erkek çocuklarının yanında kız çocuklarını da sünnet ettirmekteydiler. Bunun kız çocuklarının vücudunda bulunan yaratılıştan gelen bir fazlalık dolayısıyla yapıldığı anla­şılmaktadır. Bu dönemde "İbn Mukattı'ât el-Huzûr" (Kadın Sün­netçisi Kadının Oğlu) lakabı bu hususta ipucu vermektedir. Nite­kim Mekke'de Ümmü Enmâr adlı bir kadın bu işi yapmaktaydı ve Hz. Hamza, Uhud savaşında onun oğlu Sibâ b. Abdiluzzâ'ya "Ey Sibâ, Ey bızr kesicisi kadının oğlu" şeklinde meydan okumuştu.[267] Bu durum, kadınların sünnetinin Mekke'de yaygın bir uygulama olduğunu göstermektedir. Kadınların sünnetine "Nevf veya "Hafdu'1-Enas" denilmekteydi. Medine'de de böyle bir hanım sün­netçi vardı ve kız çocuklarını sünnet etmekteydi.[268]

Cahiliye döneminde sünnet yapıldığı zaman ziyafet verilmek­teydi. Abdülmuttalib'in böyle bir ziyafetinden bahsedilmektedir.[269]

 

k) Nikâh:

 

Cahiliye döneminde, evlenme konusunda rekabet yapılır, bir kimsenin evlenmek istediği kadınla evlenebilmek için ilk isteyen kişi ilgisini kesmeden çeşitli yollara başvurularak, bu kadına ta­lip olunurdu. Erkeğin evinde yapılan düğüne "Urs", kadının evin­de yapılan düğüne "Umrâ" denilirdi. Düğün bir hafta sürer ve "Usbû" diye adlandırılırdı. Düğünün ertesi günü, güveyin evinde, ailenin dost ve yakınları ile semtin fakirleri davet edilerek onlara bir düğün yemeği verilir; buna velime denilirdi. Hz. Peygam­berin, Hz. Hatice ile evlendiği zaman "Velîme" yaptığı kaydedil­mektedir.[270] Gelin, güveyi evine götürülürken de, "Size geldik, si­ze geldik, Allah size de bize de ömür versin" şeklinde bir gazel söy­lenirdi.[271]

Evliliğin meşru ve muteber olması için, "Mehir" şart koşulur-du. Mehirsiz evlenme ayıp sayılmakta, mehirsiz evlenen kadın bir odalık olarak telakki edilmekteydi. Mehir, genç kızın kendisine değil, velisine verilirdi. Bu açıdan bu dönemde evlenme, bir Batın alma anlamı taşımaktaydı. Nişanlanan kıza "Sadak" denilen bir hediye verilirdi, ancak evlenen kız mehirden hiçbir şey alamaz, mehir velisine ödenirdi. Yine bu devirde koca karısına, çeyizin dı-şmda, "Sudak, Ecr" denilen bir şeref ücretini veriyor ve bu kadının emrinde oluyordu. Hz. Peygamber, Hz. Hatice ile evlendiği zaman kendisine on iki ukıyye ve bir neşş mehir vermişti.

Cahiliye döneminde "Şıgar" denilen mehirsiz evlenmeler de mevcuttu. Şıgar, iki kadının nefsini birbirine mehir sayarak, değiş-tokuş yapmaktır. Savaşta galip gelenler ise mehir vermek­sizin, mağlup ettikleri kimselerin kızlarıyla evlenebiliyorlardı. Bu dönemde cariyeler fuhşa teşvik edilir ve bunların kazançları da mehir olarak adlandırılırdı.

Kadınlara verilen mehir, baskıyla, zorla geri alınırdı. Kocası vefat eden bir kadın, ölenin velisi veya oğlu tarafından hapsolunur, kendisine ödenen mehir zorla geri alınırdı. Kadın mehrini vermezse, ölünceye kadar serbest bırakılmazdı. Ölenin velisi veya oğlu, Ölenin karısını dilerse kendisi alır, dilerse bir başkasıyla ev­lendirerek mehirini kendisi alırdı. Yine bu dönemde Medine'de yaygın bir âdete göre, bir kimse öldüğü, zaman orada bulunan va­risi, hemen elbisesini ölen kimsenin karısının üstüne atar, kadına yeni bir mehir vermeksizin nikâhlamakta veya başkalarına nikahlayıp mehirini almakta hak sahibi olurdu. Kadın ölen koca­sından aldığı mehiri o kimseye verirse, ailesinin yanına dönebilir­di. Ölenin oğlu küçükse, kadın o çocuk büyüyünceye kadar bekle­tilirdi.[272]

Köle ve cariyeler mehir olarak verilirdi. Yetim kızların mehir-leri tam olarak ödenmez, bunların mehirleri nikahlanan diğer ka­dınlara nisbetle ya yarım verilir ya da hiç ödenmezdi. Nikahları külfetsiz olduğu için yetim kızlardan on tane nikahlayan kimseler vardı.[273]

Bakire bir kızla evlenen kimse onun yamnda yedi, dul bir ka­dınla evlenen kimse ise bu hanımının yanında üç gece kaldıktan sonra diğer hanımlarının yanına giderdi.

Bazı erkekler hayızlı haldeyken hanımlarına arkadan haram yoldan yaklaşırlar, bazıları ise hayızlı haldeki hanımlarını evden çıkarırlardı. Onlarla bir kaptan yemek yemezlerdi. Medine civa­rındaki Arapların böyle yaptıkları kaydedilmektedir.[274] Yine Me­dine'deki Araplar, Yahudileri taklid ederek, hanımlarına haram yoldan, arkadan yaklaşmazlardı. Kureyşliler cinsel ilişki esnasın­da hanımlarım iyice soyuyor, önlerim gözeterek diledikleri yer­den yaklaşıyorlardı. Medinelüer ise, yine Yahudileri taklid ede­rek, cinsel ilişkiyi kadın en örtülü haldeyken ve sadece önden yap­maktaydılar. Gıyle, bir kimsenin emzikli hanımı ile cima etmesiy­di. Azil uygulamasına da başvururlar, kadının hamile kalmasını istemedikleri zaman dışarıya boşalırlardı.

Şevval ayı uğursuz sayılır ve bu ayda nikâh-zifâf yapmazlar­dı. Bu ayda bir taun salgınının olmasının, bu inanca sebeb olduğu sanılmaktadır.[275]

Cahiliye döneminde Araplar, Öz anneleri, kızları, halaları ve teyzeleriyle evlenmezlerdi. Bir kadım, birinci ve ikinci boşayıştan sonra tekrar alabildikleri halde, üçüncü boşayıştan sonra bir daha alamadıkları kaydedilmektedir.[276] Süt yakınlığı bulunanlar ara­sında da evlenme yasak sayılmaktaydı. Bunun yanısıra bir kadın, kızı ile beraber aynı şahıs tararından nikâhlanabiliyordu. Medi-neli şair Kays b. el-Hatim'in, Ikra b. Muaz ile onun kızı Havva b. Yezid'i nikâhında topladığı kaydedilmektedir.[277] Bir kadınla halası veya teyzesi aynı şahsın nikâhında toplanabiliyordu. Ayrı­ca iki kız kardeş birbirine kuma olarak nikâhlanabiliyordu, Bunu caiz saymaktaydılar. Feyruz ed-Deylemî nikâhında iki kız kardeş olduğu halde müslüman olmuştu.[278] Said b. el-As, Hind bintü'l-Muğîre ve kız kardeşi Safîyye ile, Kays b. Mahreme, Vedde ve kız kardeşi Ümmü Sa'd ile, Amr b. el-Cemûh, er-Ribab bintü'1-Kays ve kız kardeşi Hind ile, Muaz b. Amir, Leylâ b. Ebî Süfyan ve kız kar­deşi Âişe ile birbirine kuma olarak evlenmişlerdir.[279]

Bu dönemde babaların karılarını alma âdeti de vardı. Bu nikâha Makt denilmekteydi. Cahiliye döneminde bir kişi öldüğü zaman, en büyük oğlu analığının üzerine bir örtü atar, babasının malına sahip olduğu gibi, karısını mehirsiz nikahlama veya mehi­rini alarak başkasına verme hakkına sahip olur; eğer büyük oğlan istemezse, diğerleri analıklarını nikâhlayabilirlerdi.[280] Kureyş kabilesinde bir velinin böyle bir hakka sahip olması mubah, Medi­ne'deki Evs ve Hazreç kabilelerinde ise mecburi sayılırdı. Eğer ko­cası ölen kadın, çabuk davranıp ailesinin yanına kaçabilirse, kur­tulurdu. Vâris daha çabuk davranarak elbisesini üvey anasının üzerine atarsa artık kadın nişanlanmış sayılırdı. Bu devirde üvey anasıyla evlenenlere "Dayzen" denilirdi.[281] Cahiliye döneminde Araplar bu çirkin âdeti miras hırsıyla yapmaktaydılar. Kaynakla­rımız, cahiliye döneminde babasının karısıyla evlenen bazı kimse­lerden bahsetmektedir. Nitekim, Kinane, babasının karısı Berre bint Mürr ile, Hâşim, babasının karısı Vafide ile, Nüfeyl ise, dede­sinin karısı el-Hayda bintü'l-Halid ile evlenmişlerdir.[282] Ebu Kays b. el-Eslet, analığı Ümmü Ubeyd bind Damre'yi, Safvân b. Ümey-ye, analığı Fahite bintü'l-Esved!i, Manzur b. Zebban, analığı Müleyke bintül Harice'yi nikahlamıştı. Sabit b. Münzir, analığı Suhte bintü Harise ile, Sabit b. Nu'mân, analığı Hind b. Evs ile, Ebu Amr b. Ümeyye, analığı Âmine ile, Hısn b. Ebî Kays, analığı Kubeyşe b. Ma'n ile evlenmişlerdir.[283]

Cahiliye döneminde kardeşin karısıyla evlenme âdeti de var­dı. Söz gelimi Hind b. Simak, Sa'd b. Muaz ve kardeşi Evs ile, Süheyme, Seleme b. Vakş ve kardeşi Rumi ile, Büreyde b. Bişr, Abbad b. Nehik ve kardeşi Ebu Makîl ile, En-Nevâr b. Kays, Sayfî b. Amr ve kardeşi Zeyd b. Amr ile, Ümrnü'l-Hâris b. Mâlik, Cebbar b. Sahr ve kardeşi Zeyd b; Sahr ile, Leylâ b. Ebî Süfyân, Muaz b. Âmir ve kardeşi Bekr b. Âmir ile, Esma b. Muharribe, Hişam b. Mugîre ve kardeşi Ebu Rebia ile evlenmişlerdir.[284] Kısacası Cahi­liye devrinde kocası ölen kadın, bir mülk olarak mirasçılara kalır, gerektiğinde kayın biraderiyle evlenmeye mecbur edilirdi.

Cahiliye döneminde mecusî olduğu bildirilen Temim kabilesi mensuplarının öz kızlar, kız kardeşler ve anneleriyle evlenmeye cevaz verdikleri tahmin edilmektedir.

Cahiliye döneminde bir kimsenin evladlığınm karısıyla evlenmesi de yasaktı, bu bir skandal kabul edilirdi.[285] Yine bu dönemde çok kadınla evlilik yaygındı. Üstelik evlenilecek kadın­ların sayısı konusunda da bir sınırlama söz konusu değildi. Dile­yen dilediği kadar kadınla evlenebilir, cariye alabilir, mut'a nikâhı yapabilirdi. Nitekim Gaylan b. Selemenin on tane karısı vardı. Mos'ud b. Mürteb, Mes'ud b. Amr, Urve b. Mes'ud, Süfyan b. Abdillah, Ebu Ukayl Mes'ud b. Âmir de dörtten fazla kadınla evli idiler. Kays b. el-Hâris'in sekiz, Nevfel b. Muaviye'nin ise beş tane hanımı vardı.[286] Bu durumun, ailenin erkek evladım çoğaltmak, düşmanlara karşı güçlenmek arzusundan doğduğu sanılmakta­dır.

Cahiliye döneminde Mut'a, Şiar, Haden, îstibda, Bedel vs. ad­larla anılan evlenme şekilleri de mevcuttu. Mut'a geçici bir evlen­me şekli olup, Önceden tesbit edilen zamana kadar bir kadınla bir erkeğin bir arada yaşamalarım sağlıyordu. Yuva kurmak, çocuk edinmek gibi geçici bir gayesi de yoktu. Bu türlü geçici evlenmeler, bilhassa yabancı bir memlekette geçici olarak bulunan erkekler tarafından akdedilmekteydi. Mut'a nikâhının yapılması için aile büyüklerinin iznine gerek görülmezdi. Bu nikâh kıyıldıktan sonra kadın kendi ailesinin içinde kalır, kocasına bir mızrakla çadır ve­rirdi. Bu surette erkek, kadının kabilesi içinde kaldıkça onların halın sayılır, evlilik bağı devam ettiği sürece bu kabile ile beraber hareket ederdi. Kadın mut'a nikâhına son vermek istediği zaman, çadırın kapısını aksi yöne çevirir, koca bunu görünce kendi kabile­sine döner giderdi. Bu çeşit evlenmeden doğan çocuklar kadına ait olur ve "Filan kadının çocuğu" diye anılırdı. Bu nikâhla geçici bir süre içinde evlenenler, süre bitiminde boşamaya lüzum görmeden ayrılırlardı. Neslin devamım sağlamak, birlikte yaşamak gibi ga­yelerden mahrum bulunan bu nikâh, sadece şehvet duygusunu tatmin için yapılırdı. Bazan mut'a nikâhı kıyılırken belirli bir süre konuşulmaz, koca karı ile yaşamak istediği sürece nikâh geçerli sayılır, koca karıdan vazgeçince akit sona ermiş olur diye bir şart koşulurdu. Mut'a nikâhında süre bitince kadın gidebilir, koca onu yanında tutamazdı. Veraset hakkı da bulunmazdı.[287]

Şıgar ise, mehirsiz olarak iki kadını karşılıklı olarak değiş­mek suretiyle nikâh yapmaktır. Cahiliye döneminde Araplar ara­sında, kızlarını, kız kardeşlerini, akrabalarım değişerek, birinin kadınlık kıymetini ötekine mehir sayıp, ayrıca bir mehir vermek­sizin nikâhlamaya sığar denilmekteydi.[288] Şıgar bir çeşit trampa nikâhıydı.[289] Bu nikâh çeşidinin kadınlık şerefini alçalttığı orta­dadır. Çünkü bu nikâhta verilen kadın, alman kadının yerine, alı­nan kadın da verilen kadının yerine mehir sayılmaktaydı.

Haden'e gelince, Cahiliye döneminde hür olduğu için zina ya­pamayan bir kadının, bir erkekle metres hayatı yaşamasıydı. Böy­le kadınlara "Müttehizat-ı Ahdân" denilirdi. Bu devirde hür bir kadının zina yapması çok ayıp sayılırdı. Bu sebeple hür kadınlar gizli dost tutarak cinsel ilişkide bulunurlar, böyle birleşmelere de "Nikah-ı Hadn" denilirdi.[290] îbn Abbas, bu tür kadınların sadece bir tek dost tuttuklarını, Cahiliye halkının zinadan aşikar olanı haram sayıp, gizli olanı helal saydıklarını söylemektedir.[291]

Istibdâ ise, Cahiliye döneminde soylu bir evlad sahibi olmak için başvui'ulan bir yoldu. Kabile ve soy asabiyetine fazlaca önem veren Arap toplulukları arasında uzun bir müddet tatbik sahası bulmuştur. Kadın hayızdan temizlendiği zaman kocası, "Filan adama haber gönder, seninle yatmasını iste" derdi. Kadının tayin edilen adamla cinsel ilişkide bulunmasından sonra, hamile oldu­ğu belli oluncaya kadar kocası o kadından ayn kalırdı. Hamile ol­duğu belli olunca, kocası dilerse karısına temasta bulunabilirdi. Bu sadece soylu bir çocuk sahibi olmak için yapılır ve istibda diye adlandırılırdı.[292] Cahiliye döneminde kadınların bu işi eşraftan ve kabile reislerinden olan kimselerle yaptıkları bilinmektedir.

Bedel, Cahiliye döneminde iki erkeğin karılarını değişmesi şeklinde olurdu. Bir adam, diğer bir adama karını sen bana ver, ben de sana vereyim, der ve karılarım değişirlerdi.

Bunlardan başka, on kişiden az bir grub erkek toplanır ve bir kadının yanına girer ve hepsi ona temas ederdi. Kadın hamile kalıp, çocuğunu doğurunca o erkeklere haber yollar ve çocuğunu onların içinden sevdiği birisine nisbet eder ve çocuk o adamın oğlu sayılırdı.[293] Bazan da bir çok kimse toplanır ve bir kadınla cinsel ilişkide bulunurlardı. Kadın fahişe olduğu için bu işten kaçına-mazdı. Bu kadınlar, kendileriyle temas edeceklere işaret olsun diye kapılarına bayrak asarlardı. Kadın hamile kalıp çocuğunu doğurunca, kendisiyle yatan erkekler bu kadının yanında topla­nır ve çocuğun kime ait olduğunu tesbit için "Kâif' denilen bir bilirkişi çağrılırdı. Bilirkişi çocuğun eşkalini inceler ve kadına temas eden erkeklerden kime benzediğine karar verirse, çocuk o adamın oğlu olarak çağrılırdı. Çocuk kendisine nisbet edilen kim­se çocuğu kabul etmemezlik yapamazdı.[294]

Cahiliye döneminde daha doğmamış kızlar nikâhlanmak-taydı. Bir adam, daha dünyaya gelmemiş kızını bir mızrak veya bir ayakkabı karşılığında nikahlayabiliyordu.[295] Yine bu dönem­de cariyeler zinaya zorlanır, sahipleri onlardan günlük kazanç is­terdi. Abdullah b. Übey'in Müseyke ve Ümeyme adlı cariyelerini fuhşa zorladığı bilinmektedir.[296] Böyle kimseler cariyeleri sırf fu­huşta çalıştırmak için satın alıyorlardı. Bunun için velud (çok çocuk doğurabilecek) cariyeler seçilir, cariyelerin zina yaptığı adamdan olan çocuğu, o şahıs iterse para karşılığı kendisine veri­lir, ve o adamın çocuğu sayılırdı. Evlenen bir kadın ise, ancak çocuk doğurduktan sonra "Iyâl"e dahil olabilirdi. Çocuk doğurma­dan evvel ölen kadının kocasına taziye yapılmazdı.

Cahiliye devrinin nikâhla ilgili bu uygulamaları sonucu "ne-seb davaları" meydana gelmişti. Bu devirde, fuhuş yapan cariye­ler aynı zamanda efendisiyle de yatmaktaydı. Bu cariyelerden bi­risinin çocuğu olduğunda, bu çocuğun nesebi cariyenin sahibi ile, zina yaptığı kimse arasında tartışma konusu olurdu. Cariyenin sahibi, çocuğun kendisinden olduğunu iddia veya inkar etmeden ölürse, iddia hakkı veresesine intikal ederdi. Verese de çocuğun kendilerine ait olduğunu iddia edebilirdi. Nitekim Zem'anın Ye­menli cariyesi hem Zem'a ile yatmış, hem de Utbe ile cinsel ilişkide bulunmuştu. Utbe ölürken, kardeşi Sa'd'a bu cariyenin doğurdu­ğu çocuğun kendi nesebine dahil edilmesini (Istilhak) vasıyyet et­mişti.[297]

Bunlardan başka Cahiliye döneminde Hz. İbrahim'in Sünneti üzere devam eden ve islâm tarafından da tasvib edilen meşru bir nikâh uygulaması da mevcuttu.[298]

Cahiliye döneminde kadınlarla ilgili olarak yerleşen çirkin geleneklerden birisi de kız çocuklarım diri diri toprağa gömme adetiyde. Buna "Ve'd", diri diri gömülen kız çocuklarına da Mev'ude" denilmekteydi. Bu âdet cahiliye Arapları arasında özellikle Benî Temim, Kureyş ve Kinde kabileleri arasında yay­gındı.[299] Araplar arasında bu çirkin âdeti ilk uygulayanın Rebia kabilesi olduğu kaydedilmektedir.[300] islâm gelmeden önce bu ka­bileler arasında, kız çocuklarım diri diri toprağa gömmeyi iyilik olarak kabul edenler vardı. Bu kimseler, "Kızları gömmek, övül­müş hasletlerdendir" demekteydiler. Cahiliye Arapları arasında bu çirkin âdetin ortaya çıkışının çeşitli sebepleri vardır. Ancak imam Müberredİn naklettiği bir rivayete göre, Benî Temim kabi­lesi, Hîre hükümdarlarına yıllık vergi ödüyorlardı. Bir yıl bu ver­giyi ödemeyince Hire hükümdarı Nu'man, üzerlerine asker sevke-derek, bunların kadın ve kızlarını esir etti. Daha sonra Benî Temim kabilesi Hîre hükümdarı Numan'a yalvararak, esirlerinin serbest bırakılmasını sağladılar. Fakat esirlerin içinde bulunan Kays b. Âsim et-Temimı nin kızı orada Artır b. el-Müşahrac adlı bir kimseyle evlenerek geri dönmedi. Kays bu durumdan son derece acı duydu ve bir daha kız evladı olursa, onları öldürmeye yemin et­ti. Böylece kız çocuklarım diri diri gömme âdeti ortaya çıktı.[301] Ri­vayet doğru kabul edilirse, bu çirkin âdetin hemen islâm'dan önce ortaya çıktığını kabul etmek gerekecektir. Çünkü, Kays b. Asım, Hz. Peygamber'e gelerek müslüman olmuş bir kimsedir. Yukar-daki olayda adı geçen Kays b. Asımın sekiz veya on üç tane kızını diri diri gömdüğü nakledilmektedir.[302] Bu çirkin âdetin ortaya çı­kışının en önemli sebebi ekonomik olmalıdır. Çölde geçim darlığı evlâd yetiştirmeyi güçleştiriyordu. Erkek çocukları kısa zamanda yağma ve baskınlara iştirak edebiliyordu. Bu açıdan onların geçi­minin temini babalarının gözünü o kadar yıldırmıyordu. Fakat kız çocukları yağma ve çapullara iştirak edemiyorlar, geçime kat­kıda bulunamıyorlardı. Bu yüzden yoksulluğa düşme korkusuyla anne,babalar çoğunlukla kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek öldürüyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm bu hususa işaret etmektedir.[303] Katâde, Cahiliye halkının bir taraftan kız çocuklarını diri diri top­rağa gömerken, diğer taraftan köpeğinden dolayı savaş yaptığını söyleyerek, onların bu dengesiz tutumuna işaret etmektedir.[304] Bu çirkin âdetin ortaya çıkışının diğer bir sebebi de toplum baskısı olmalıdır. Çünkü bu devirde kız çocuğu dünyaya getirmek bir şerefsizlik sayılmaktaydı. Cahiliye Arapları, doğan kız çocuk­larını diri diri gömerek şereflerini kurtardıklarını sanırlardı. Hanımı hamile olan bir kimse insanlardan kaçar, oğlan doğarsa sevinç ve ferahlık içinde ortaya çıkar, kız doğarsa gayet mahzun olarak ne yapacağım şaşırır, günlerce düşünürdü. Bazıları kız çocuklarını besler, büyütür, bazıları da kimseye göstemıeden ma­sum yavruyu toprağa gömer ve kızdan dolayı gelen ar belasından kurtulmuş olurdu. Büyüdüğü zaman dengi olan kimseye verile­meme, savaş ya da baskm yoluyla düşman eline geçme korkusu da bu tutumda rol oynamaktaydı. Bu hususu da Kur'ân-ı Kerim işaret etmektedir. [305]Bazan kız çocuğunu diri diri toprağa gömme vazifesi anneye verilirdi. Zavallı anne, olayı seyretmeye davet edi­len bir sürü kadının gözleri önünde dünyaya getirdiği yavrusunu Öldürme bedbahtlığını işlerdi. Bazan da kız çocuğu büyütülür, ile­ri yaşlarda bir kuyu ya da çukura atılarak Öldürülürdü.

Hz. Peygamber'e böyle bir olay anlatılmış, O da hüzünlenerek ağlamıştı.[306] Kaydedildiğine göre, Kebîre b. Ebî Süfyan dört kız ço­cuğunu diri diri toprağa gömmüştü.[307] Peygamberimizin anne ta­rafından dedesi olan Zühre b. Kilâb ise peşpeşe üç erkek çocuğu öl­düğü için, daha sonra doğan kızım diri diri toprağa gömmüştü.[308] Kaydettiğimiz bu son rivayet, bu çirkin âdetin ilk defa Kays b. Asım et-Temimi tarafından ortaya atılmadığını, kökünün daha eskilere dayandığını göstermektedir. Bazan da kız çocuklarım di­ri diri toprağa gömme işini, erkek kardeşleri yapardı. Nitekim Se­leme b. Yezid ile kardeşi iki kız kardeşlerini diri diri gömmüşler­di.[309] Bu devirde kız çocukları sadece diri diri toprağa gömülerek öldürülmüyordu. Bazan bu çocuklar suda boğulur, bazan yüksek bir yerden atılır, bazan da kuzu boğazlar gibi kesilerek öldürülür­lerdi.[310]

 

I) Talâk:

 

Cahiliye devri Araplarından tek taraflı olarak evliliği sona er­dirme hakkı genellikle kocaya aitti. Boşama erkeğin keyfine bağlı idi. Fakat bu dönemde boşama hakkı bazan kadınlara da verilebiliyordu. Medineli kadınların böyle bir hakkı elde edebildiklerini görmekteyiz. Ancak bu durum, kocanın boşama hürriyetine bir halel getirmemekteydi. Peygamberimizin dedesi Haşim, Medi­ne'de dul bir hanım olan Selma bint Amr ile, boşama hakkı Sel-ma'nm elinde olmak şartıyla evlenmişti.[311] Cahiliye devrinde kay-mi arasında şeref ve mevki sahibi olan kadınların, nikâhlanırken boşama hakkının kendilerinde olmasını şart koştukları, kocaları ile geçinememe durumunda bu hakkı kullandıkları kaydedilmek­tedir. Fatıma bintül-Harşeb el-Enmâriyye, Ümmü Harice Amrâ bintü Sa'd b. Abdillah, Mariye bintü Caid b. Dabra, Atike bintü Mürre b. Hilal, es-Siva bintü'1-Ayes bu devirde boşama hakkı elle­rinde olmak üzere nikahlanan kadınlardandı.[312]

Cahiliye devrinde, talakın üç olduğunu kabul eden kimseler de vardı.[313] Bir kimse hanımını birinci defa boşar da tekrar ona dönmek isterse, bu hususta insanların en hak sahibi kabul edilir­di. Üçüncü talaktan sonra artık hanımına dönemeyeceği hususu Araplar tarafından benimsenmişti. Ancak Cahiliye döneminde talak adedine riayet etmeyenler de vardı. Bu dönemde bir adam karısını sınırsız sayıda boşayıp, iddeti içinde tekrar ona dönebilir­di. Böyle kimseler karısını sayısızca boşuyor, sırf zulmetmek ga­yesiyle iddeti bitmeden tekrar karısına dönüyor, sonra onu tekrar boşuyorlardı. Bu kimselerin bu davranışı, boşanan kadınların başkalarıyla evlenmesini engellemek için yaptıkları anlaşılmak­tadır.[314] Boşama hususunda kadınların iddetine de riayet edilmi­yordu.[315]

Cahiliye devrinde ayrılma şekillerinden birisi de Hul' idi. Hul' kadının bir bedel karşılığı kocasından boşanmayı sağlamasıydı. Kadın aldığı mehirin bir kısmını kocasına vermek suretiyle tala­kım satın almak mecburiyetinde kalıyordu. Bu devirde Amir b. ez-Zarîb kızım, kardeşinin oğlu ile evlendirmiş, fakat kız kocasını istemediğini söyleyince, Âmir kızma verilen mehri iade ederek onları ayırmıştı.[316]

Bu dönemde kocalar, verdikleri mehri geri almak için boşa-dıkları karılarını sıkıştırıyorlardı. Bu hususun Mekke'de yaygın olduğu nakledilmektedir. Bîr erkek, şerefli bir aileye mensup bir kadını nikâhlar, geçinemedikleri zaman izni olmaksızın bir baş­kasıyla evlenmemesi şartıyla serbest bırakırdı. Bu husus şahitler huzurunda yazılırdı. Kadına bir dünürcü çıkarsa, kadın eski koca­sına aldığı mehiri geri verir, razı edebilirse evlenebilirdi.[317]

Cahiliye döneminde boşama yollarından başka birisi de "ilâ" idi. Bir kimsenin karısına belli bir süre yaklaşmamaya yemin et­mesine îlâ denilirdi. Bu devirde îlâ talak kabul edilir ve boşama derhal gerçekleşirdi.[318] Ilâ'nin müddeti ise, bir, iki yıl veya daha fazla olabilmekteydi.[319]

Bu devirdeki bir boşama şekli ise Zıhâr idi. Zıhâr, kocasının karısını nikâhı kendisine ebediyyen haram olan bir kadının, ken­disince ebediyyen bakılması haram olan arkası, karnı gibi bir uzvuna benzetmesidir. Zıhâr Cahiliye devrinde bir talak kabul edilir, bir adam karısına, "Sen bana anamın sırtı gibisin" deyince, karısı ona haram olur, karısını boşamış sayılırdı. Bundan sonra artık ebediyyen karısına dönemezdi.[320] Ensâr'dan Evs b. es-Sa-mit, hanımı Havle bintü Malik'e kızarak zıhâr yapmış, bunun üze­rine zıhar ayetleri nazil olmuştu.[321]

 

m) Îddet:

 

Cahiliye döneminde talâktan (boşamadan) cfolayı beklenilen iddet için tayin edilmiş kesin bir vakit yoktu. Bu sebeple kadınlar, boşandıkları kocalarından olan çocuklarını, ikinci kocalarının ya­tağında dünyaya getiriyorlardı. Bu durum sonraları neseb dava­larına sebep olmaktaydı. en-Nâkımıyye adlı bir kadm ilk kocası Muaviye b. Bekr'den hamile olduğu halde boşanmış, sonra Sa'd b. Zeyd-i Menat ile evlenerek, onun evinde ilk kocası Muaviye'den olan oğlu Sa'sa'yı doğurmuştur. Ümmü Rebia ise, Hubeyre b. Nu'man tarafından boşanmış, sonra Âsim b. Cez' ile evlenmiş, Hu-beyreden olan oğlu Rebia'yı sonraki kocası Âsım'm evinde dünya­ya getirmiştir.[322] Cahiliye döneminde boşanan hamile kadınlar, kannlanndaki çocuğu kasden gizliyorlar ve başka bir kocaya varı­yorlardı. Bunun sebebi kendilerini boşayan kocalarının, tekrar kendileı-ine dönmesi ihtimaliydi.[323]

Bu devirde kadınların iddetleri lüzumundan fazla uzar ve ca­hilane şartlar içinde geçerdi. Kocasının ölümü üzerine kadın, en değersiz bir elbise içinde evinin en karanlık bir köşesine çekilir, tam bir yıl bir tarafa çıkmazdı. Kadın bu müddet esnasında ne yı­kanır, ne tırnaklarını keser, ne de vücudunun temizlenmesi gere­ken yerlerini temizleyebilirdi. Koku sürünmek ve her çeşit kadın tuvaleti yasaktı. Sonunda bu ağır hapis hayatını tamamlayan ka­dının yanma eşek, koyun, kuş gibi bir hayvan getirilir, kadın ef-sunlamr gibi o hayvanı vücuduna meshederdi. Bazan da zavallı kuşu edeb yerine sürterek öldürürdü. Daha sonra kadın iddetini geçirdiği yerden çıkardı. Bu defa da kadının eline bir hayvan tersi verilirdi. Kadın bu tersi önüne veya arkasına atardı. Kadının bu­nu tefeul maksadıyla, bir daha böyle bir hal görmeyeyim, başım­dan ırak olsun diye yaptığı sanılmaktadır. Kadın, bu merasimden sonra temizlenir, yıkanır ve istediği gibi süslenerek evlenme teklif eden dünürcülerine görünebilirdi.[324] Yine Cahiliye döneminde bo­şanan kadınların iddeti, kendilerini boşayan kocaları tarafından suistimal edilerek onlara eziyet etmek maksadıyla uzatılmaktay­dı.[325]

 

n) Miras:

 

Cahiliye devri Araplarmda hakim bulunan göçebelik ve ça­pulculuğun verasete tesiri olmuştur. Bu sebeple, silah taşımayan çocuklarla kadınlar, varisler arasında yer almamıştır. Hatta ka­dınlar eşya gibi veraset yoluyla intikal etmişlerdir. Bu devirde vâris olabilmek için, erkek ve kuvvetli olmak, ergenlik çağına ulaşmış olmak, silah taşıma gücüne sahip olmak şarttı. Savaşma­ya gücü yetmeyen ihtiyarlar bu haktan yararlanamazdı. Sözgeli­mi küçük yaştaki oğul ile amca birlikte bulunduklarında, miras amcanın hakkıydı, çocuk mirasta hak iddia edemezdi.[326]

Hısımlık mirasçı olma sebeplerindendi. Neseb dolayısıyla hısımlar ilk sıralarda yer alırlardı. Bunların içinde de ilk olarak ölenin asabesi gelirdi. Ölen bir kimsenin terikesi, baba yönünden en yakın akrabaya geçerdi. Ölenin akrabalarından at üstünde sa­vaşan, ganimet toplamaya gücü yeten büyük erkekleri vâris ya­parlardı. Bu şartlan taşıyan oğul, oğlun oğlu ilk vâristi. Bu ikisi yoksa miras babaya, dedeye intikal eder, sonra sırasıyla kardeş veya çocukları, amca ve çocukları gibi erkek hısımlara geçerdi.[327] Kız çocukları ise mirasçı olamazdı. "Mızraklarıyla çarpışmayan, yurdunu müdafaa etmeyen, ganimet toplamayan kimseler miras­çı olamaz" diyorlardı.[328]

Zü'1-Mecâsidi'l-Yeşkûrî adlı bir kimsenin, Cahiliye devri Arapları arasında ilk defa kız çocuklarına mirasta hisse verdiği, erkeğe iki, kadına bir hisse verme usulünü tatbik ettiği zikredil­mektedir.[329] Ölen kimselerin dul kalan karıları da mirasçı ola­mazlardı. Bunlar terikeden sayılır ve veraset yoluyla mirasçılara geçerlerdi. Bu durum, Araplarda kardeşin dul karısıyla evıenme adetini meydana getirmişti. Binaenaleyh bu devirde Mekke'de kadınlara belli bir miras hakkı tanınıyordu. Ancak Medine ve ci­varında böyle bir durum söz konusu değildi» Nitekim Medine'de bir adam öldüğü zaman, ölenin asabesinden bir kimse veya kadı­nın üvey oğlu, elbisesini ölenin karısının üzerine atar ve kadına sahip olmaya hak kazanırdı. Ebu Kays b. el-Eslet vefat edince, hanımı Kebşe'nin başına böyle bir hal gelmiş, o da durumu Hz. Peygambere şikayet etmişti. Bunu duyan Medine'li kadınlar da Hz. Peygamber'e gelerek, hepsinin durumunun aynı olduğunu söylemişlerdi.[330]

Cahiliye döneminde bir kimse diğer bir kimseye sözleşme (Ahd) yoluyla da mirasçı olabiliyordu. Bu, Hılf (Velâ), Evladhk edinmek (Tebennî) ve Vasıyyet yoluyla cereyan edebilirdi. Hılf, dostluk ve tevarüs andlaşması demekti. Cahiliye döneminde iki kişi, birbirlerinin mallarını, canlarını koruma ve birbirlerine vâris olma konusunda bir akid yaparlar, bunu bir ahde bağlayarak aralarında velâ münasebeti tesis ederlerdi. Böylece ölenin mi­rası, şartları taşıyan bir hısımı yoksa, akid yaptığı şahsa kalırdı. Hılf (Velâ) andlaşması yapan bir kimse, diğer bir kimseye, "Kanım senin kanın, kanımın dökülmesi, senin kanının akıtılması olsun. Sen beni istersin, ben de seni" der, bu andlaşmayı, yapanlardan hangisi önce ölürse sağ kalan ölenin malına vâris olurdu.[331]

Âzadlı köle ile efendisi, şayet vâris bırakmadan ölürlerse bir­birlerine mirasçı olurlardı.[332] Bazan da âzad ettikleri kölenin bu şekildeki velâ hakkını satarlardı.[333]

Cahiliye devrinde bir kimse, bir başkasının oğlunu evladlık edinir (Tebennî), bu çocuk babalığı ölünce mevcut âdete göre, öz çocukların haklarına sahip olarak, onun malına vâris olurdu.[334]

Bu dönemde mirasçı olmanın bir başka yolu da vasıyyetler idi. Ölen bir şahıs, malının tamamını bir başkasına vasıyyet edebilir­di. Vasıyyette belirli bir oran yoktu. İsteyen mirasçısı olsun ya da olmasın istediğine dilediği kadar malı vasıyyet edebilirdi.[335]

Bazan da Araplar, bir yeri, bir evi ömür boyu faydalanmak üzere birisine verir, o adam öldükten sonra tekrar geri alırlar ve buna "Umrâ" derlerdi.[336] Bazan da, "Şu evimi sana bağışladım, ben senden evvel ölürsem ev senin, sen benden önce ölürsen ev tekrar benim olacak" diyerek bir çeşit muamele yaparlar ve buna da "Rukbâ" derlerdi.[337]

 

o) Savaş, Baskın-Yağma Ve Ganimetler:

 

Cahiliye Arapları genellikle fakir bir hayat sürer, baskınlar yaparak birbirlerinin mallarım yağma ederek geçinirlerdi. Oğlan çocuklarına üstün bir yer verip, kız çocuklarım horlamaları da bu yüzdendi. Başka kabilelere yapılan baskın ve tecavüzler sebebiyle savaşların ardı arkası kesilmezdi. Esir aldıkları insanları diri diri yakarlar, insan öldürmekten zevk alır, hasımlar birbirlerini ele geçirdiklerinde kafalarım kesip kadeh olarak kullanacaklarına yemin ederlerdi.[338] kabileler gazveye çıkarlardı. Gazve, bir kabi­lenin ötekine karşı giriştiği bir hareketti. îki kabile arasındaki münasebetler iyi de olsa, dostluklar bozulabilir ve bir gazve imkan dahiline girebilirdi. Savaş ve baskınlarda şiddetli davramhr, her türlü insani davranıştan uzak bulunulurdu. Kadın ve çocuklar he­def alınır, yaşlı, çocuk, kadın demeden baskınlarda öldürülür veya köle yapılarak satılırlardı.[339] Esir aldıkları kadınları kendileri cariye olarak kullandıkları gibi, bazan da satarlardı. Esir edilen çocuklu kadınları yavrularından ayırırlar, annesini bir kimseye, çocuğu da bir başkasına verirler ya da ayrı ayrı yerlere satarlardı.

Haram ayları gözetirler, bu aylarda savaş ve baskın yapmaz­lardı. Fakat Haram ayları da "Nesî" uygulaması ile tahrif etmiş­lerdi. Savaş ve baskınlarda ele geçirdikleri kimselere işkencelerin yanısıra, "Müsle" de yaparlardı. Müsle, maktulün Ölmeden önce veya öldükten sonra burnunu, kulaklarını kesmek, gözlerini oy­mak, diğer azalarını tahrip etmek suretiyle yapılırdı. Uhud sava­şında müşriklerin, müslüman şehidlere müsle yaptıkları bilin­mektedir. Bunlar, kendilerine gerdan, bilezik ve kemer yapmak için şehidlerin burun ve kulaklarım kesmişlerdi. Utbe'nin kızı Hind, Hz. Hamzamn göğsünü Vahşi'ye yardırmış, karaciğerini dişleriyle çiğnemiş, burnunu,kulaklarını erkeklik uzvunu kes­miş, bunlardan bilezik, halhal ve gerdanlık yapmış, bunları taka­rak Mekke'ye girmişti.[340]

Savaşların tabii neticesi çapuldu. Çapul, Arapların milli bir sanatı durumundaydı. Bir ganimet elde edildiği zaman, kabileye ait olurdu. Ganimetin en kıymetlisi ise, kabile başkanına ayrılır­dı. Tabii bu arada ganimet malından çalındığı da olurdu.[341] savaş ve baskınların sonucunda elde edilen ganimetler taksim edilme­den Arap kabile reislerinin ganimetlerin içinden kendileri için seçtikleri şeye, "Safî" denirdi.[342] Safî, deve, koyun gibi hayvan cin­sinden olacağı gibi, esir edilen köle veya cariyeler arasından da se­çilirdi. Savaş ve baskınlarda elde edilen ganimetlerin dörtte biri orduyu yöneten komutana ayrılır ve buna "Mirba" denilirdi.[343] Böylece Arap kabile başkanlarc,ele geçirilen ganimetlerin dörtte birini hisse olarak almakla, kendilerine yüklenen vazifeleri yeri­ne getirme imkanına sahip oluyorlardı.[344]

 

ö) Kölelik:

 

Cahiliye devrinde bir köle, kendi kıymetini kazanıp sahibine ödeyerek hürriyetine kavuşabilirdi. Bu anlaşmaya "Mükatebe Akdi" denilirdi"[345] Bir kimse köle satın alınca, boynuna bir ip ta­karak götürürdü. Köle harp esiri ise, kâkülü fidye verilinceye ka­dar kesilirdi. Köle satın alarak bir başkasına hediye etmek âdetti. Köleler, mal gibi miras yoluyla intikal ederlerdi. Köle sahibinin vefatından sonra geçerli olmak üzere azad edilmişse, sahibinin ölümünden sonra hür olurdu. Kölelerin gelinlerin mehirine dahil edildikleri de olurdu.[346] Bu devirde bir kölenin cezası, bir hürün cezasının yarısıydı. Bazı köleler savaşta istihdam olunur, fakat ganimetten payı efendileri alır, kölelere bir şey verilmezdi. Borç­lular, borçlarından dolayı köle yapılıyordu. Ebu Leheb'in, As b. Hişam'ı kumar borcundan dolayı köle yaparak devesini güttürdü­ğü kaydedilmektedir.[347] Cariyelerden olan çocuklar da esir kabul edilirdi. Bir cariyeden doğan çocuk necib ve zeki ise, Araplar onun nesebini tanırlardı. Aksi takdirde bu çocuklar köle olarak kalır­lardı. Efendisinden çocuğu olan cariyeler (Ümmü Veled) satılabi­lirdi.[348] Esir veya köle iken azad edilen kimseye "Itk Mevlâsı" de­nilirdi. Bir köle, ifa ettiği mühim bir vazifeden dolayı azad edilebi­lirdi. Hür olan bu köle artık sahibinin mevlası sayılırdı. Köle bun­dan sonra miras olarak intikal etmezdi. Bazan da sahibi, köleyi, vela hakkı kendisine ait olmak üzere bir başkasına satardı. Azad edildiği takdirde, kölenin vela hakkı eski sahibine ait olurdu.[349] Bazan da bir köle vela hakkı kimseye ait olmamak üzere azad edi­lir ve "Sâibe" adım alırdı. Artık köle malım dilediği yere koyabilir, kimse karışmazdı.[350]

 

p) Yeminler:

 

Cahiliye devrinde müşrik Araplar, putlara, dikili taşlara (En-sab), kurbanlara, kurban kesilen yerlere, adak yerlerine, babala­rına, annelerine, atalarına, Kabe'ye, emanete vs. hususlara ye­min ediyorlardı. Yemin törenleri düzenlerlerdi. Yemin ettikleri veya sözleştikleri zaman bir ateş yakarlar, ateşe yaklaşırlar, ate­şin faydalarını sayarak, bu yemini bozmak isteyen olup olmadığı­nı sorarlar, ateşin başında musafaha yaparak, "Bizim kanımız sizin kanınız, sizin mahvınız bizim mahvımızdır" derlerdi.[351] Ayrıca, yeminleştikleri zaman ellerini kana batırıyorlardı. Ye-minleşme esnasında bir kab hazırlayıp, içine kan ve kül veya misk koyarak ellerini buna batırırlardı.[352] Kabe'nin inşası sırasında da ellerini kana batırarak yemin etmişlerdi.[353] Ayrıca Hz. Peygam-ber'in çocukluğunda "Hılfu'l-Mutayyibin" (koku sürünenler and-laşması) diye anılan bir andlaşma yapılmıştı. Haşimoğullan, Zühre oğulları, Teym kabilesi mensupları îbn Cüz'an'ın evinde toplanarak, bir kab içine'koku koymuşlar, ellerini bu kokuya batı­rarak, zalimden mazlumun hakkım alma ve yardımlaşma konu­sunda yemin etmişlerdi.[354] Hz. Peygamber de küçük bir çocuk iken amcalarıyla beraber, bu yemin törenine, şahid olmuştu.

Cahiliye Arapları bazan da tuz üzerine yemin ederlerdi. Hüla denilen yemin çeşidi ise, içine tuz atılan kabile ateşinin üzerine yemin etmek suretiyle yapılırdı.[355]

Bu devirde, kendisine yemin edilen putlar arasında Uzza, Lât, Menât, Hübel vs. vardı. Cahiliye dönemine ait şiirlerde bu tür yeminlere rastlanmaktadır. el-Mütelemmis bir şiirinde el-Lât'a and içmişti.[356] Bazan büyük putların üçüne birden yemin etmek­teydiler. "Lâfa, Uzza'ya ve Menât'a andolsun".[357] Dikili taşlara (Ensâb) da yemin etme alışkanlıkları vardı.[358] Her kabilenin, sa­hip olduğu puta yemin ettiği anlaşılmaktadır. Kureyş kabilesi, îsaf ve Naile adlı putlara and içiyordu. Ebu Talib'in böyle bir yemi­ninden bahsedilmektedir.[359] Evs ve Hazreç kabileleri ise Menât'a yemin ediyorlardı.[360] Ibn Abbas'm naklettiğine göre, Cahiliye dö­neminde Kabe'nin önünde "Hatim" üzerine yemin edilir, yemin eden şahıs kamçısını, ayakkabısını, yayını Hıcr'e atardı.[361] Bu ha­reket yeminleşmeye delil sayılırdı.[362] Ayrıca Kabe'ye de yemin edilirdi.[363] Müşrik Araplar tabiat tezahürleri üzerine de yemin ederlerdi. Onların yemin ettikleri varlıklar arasında su, yer, hava, nur, ışık, karanlık vs. hususlar sayılabilir.[364] Kurbanlık hayvan­lara, bu hayvanların sahiplerine, develeri koşturanlara da yemin edilmekteydi.[365]

Cahiliye Araplannm ömür ve hayata and içtikleri de bilin­mektedir.[366] Bazan da sıla-i Rahmi kesmeye yemin ederlerdi. Bu­nun yanısıra tüccarlar mallarını satabilmek için yemin etme âdetindeydiler.[367] Yemin bozulurken de elbisenin bazı kısımları koparılır veya yırtıhrdı. [368]

 

r) Kasâme:

 

Kasâme uygulaması Cahiliye döneminde de mevcuttu. Ibn Abbas'm naklettiğine göre, Cahiliye döneminde ilk kasâme Haşi-moğulları arasında meydana gelmişti. Haşimoğullarmdan birisi­ni, Kureyş'in bir başka kabilesinden olan bir adam çoban tutmuş ve develerinin yanına götürmüştü. Daha sonra bu çoban develer­den birinin yularını, çuvalının ağzını bağlamak için isteyen diğer bir Haşimiye vermişti. Sürü sahibi buna çok kızarak, sopayla çobana vurmuş ve ölümüne sebep olmuştu. Fakat çoban ölmeden önce oradan geçmekte olan Yemenli bir adama durumu anlatmış ve Hac mevsiminde Mekke'ye gelerek Ebu Talibi bulmuş ve duru­mu ona anlatmıştı. Bunun üzerine Ebu Talib, çobanı öldüren adama gelerek, ya yüz deve vermesini yahut onun öldürmediğine dair kabilesinden elli kişinin yemin etmesini, aksi takdirde kendi­sini öldüreceklerini söylemiştir. Çobanı öldüren adam durumu kabilesine anlatınca, "Senin öldürmediğine yemin ederiz" demiş­lerdi. Bunlardan bir tanesi yemin etmemiş ve hissesine düşen iki deveyi vermiş, geriye kalan kırk dokuz kişi yemin etmişti. Fakat bir yıl geçmeden yalan yere yemin eden bu kimselerin hepsi öl­müştü. Cahiliye döneminde Kasâme yapılmasına sebep olan şah­sın Haddaş b. Abdillah olduğu, bunun yanında ücretli olarak çalı­şan Amir b. Alkame b. Abdilmuttalib'in öldürdüğü kaydedilmek­tedir.236 Cahiliye döneminde kasâme yapılarak tesbit edilen sanık öldürülmekteydi.[369]

 

s) Kısas Ve Cezalar:

 

Kısas uygulaması Cahiliye devrinde de mevcuttu. Bu devirde kısas diyete çevrilebiliyordu. Veliddü'd-Dem (Kan Sahipleri) güç­süz ise, kısas yapmaya muktedir olamıyor ve diyet almak mecbu­riyetinde bırakılıyordu. Bu dönemde, hata ile öldürmelerde kısas tatbik edilerek, katil öldürülebiliyordu.[370] Cinayetten dolayı kısas tatbik edilebilmesi için görgü şahidlerine ihtiyaç duyuluyor ve suçlu hakime sevkediliyordu.[371] Ancak hakimler, daha çok icra gücü olmayan hakem durumundaydılar. Verdikleri kararlar çoğu zaman yerine getirilmiyordu. Aleyhine karar verilen taraf hük­mün yerine getirilmesine mani oluyordu.[372] Ayrıca suçun şahsili­ği prensibine pek riayet edilmiyordu. Bu dönemde, bir şahıs dövül-se, öldürülse veya eşyası çalmsa, yağma edilse, mağdur olan kim­se işi yapan şahsı ele geçinmezse, onun soy bakımından beşinci dedeye kadar ulaşan akrabasından (Hamse1 sinden) kimi ele geçi­rirse onlardan intikam alırdı. Boğmak suretiyle adam öldürmek ise büyük bir cinayetti. Bir kimse bir adamı boğarak öldürürse, ele geçirildiğinde hem kendisi, hem de hamsesinden üç kişi öldürü­lürdü. Boğan kimsenin hamsesi, diyet vermek isterse dört adam diyeti verirdi. Boğan kimsenin ele geçirilemediği durumlarda da, hamsesinden dört kişi öldürülürdü.[373]

Cahiliye döneminde, katilin suçsuz olan yakınlarının hedef alınması kan davalarının meydana gelmesine sebep olmuştu. Bu dönemde kısas yapma hakkı Veliyyüddem'e aitti. Ancak çoğu zaman veliyyüddemin kısas yapmasına engel olunur, diyete razı olmaya zorlanır, bu yüzden de kan davaları ortaya çıkardı. Suçlu kısas için veliyyüddem'e teslim edilmezdi. Veliyüddem ise, çoğu zaman sadece suçluyu öldürmekle yetinmez, katili ve hamsesin­den olan diğer şahısları öldürmeye çalışırdı.[374]

Kısas ise, kana kan, dişe diş şeklinde bir ölçü içinde tatbik edilmez, insanların canlan ve kanları birbirine eşit sayılmaz, bir cana karşı birçok can alınabilirdi. Bunun sonucu olarak güçlü olan kabile intikamını alır, suçluyu ve etrafındaki yakınlarını ölçüsüz­ce cezalandırırdı. Güçsüz kabile ve topluluklar ise, kendilerinden bir şahsın güçlü kabileye mensup biri tarafından öldürülmesi ha­linde kısas uygulayamazlardı.

Hırsızlık yapan kimse sağ eli kesilerek cezalandırılırdı. Cahiliye döneminde Kabe'nin kapısından girince sağ tarafta Hızânetül-Kâbe denilen bir çukur vardı ve halk bu çukura, Kabe'ye hediye olarak çeşitli şeyleri atarlardı. îşte, Cahiliye döne­minde Kabe'ye ait bir hazine Düveyk adlı bir şahıs tarafından ça­lınmış ve ceza olarak eli kesilmişti.[375] Yine Cahiliye döneminde, Vabısa b. Halid, el-Hıyar b. Adi, Ubeydullah b. Osman adlı şahıs­ların elleri hırsızlık yaptıkları için Kureyşliler tarafından kesil­mişti. Avf b. Ubeyd hırsızlık yapınca bir eli kesilmiş, sonra yine hırsızlık yaptığı için diğer eli kesilmiş, daha sonra yine hırsızlık yaptığı için recmedilmiştir. Ayrıca Mikyas b. Kays, Müleyh b. Şu-' reyh'in de elleri Kabe'nin hazinesini çaldıkları için kesilmiştir.[376]

Bu dönemde, yol kesenler ise asılarak cezalandırılıyordu. Ye­men ve Hire hükümdarları yol kesenleri asarak idam ediyorlardı. Nitekim Numan b. el-Münzir, Abdümenaf oğullarından bir adamı yol kestiği için asmıştı.[377]

 

ş) Diyetler:

 

Cinayet vakalarında diyet uygulaması Cahiliye döneminde de vardı. Hz. Peygamber'in dedesi Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ı Kabe'de kurban kesmeye teşebbüsüne kadar, bir adamın di­yeti 10 deveden ibaretti. Ancak Abdülmuttalib, Peygamberimizin babası Abdullah'ı kura sonucu 100 deve karşılığı kurban etmek­ten kurtarınca, bir kişinin diyetininlOO deveye çıktığı söylenil-mektedir.[378] Araplarda develerle diyeti verilen ilk kimsenin Zeyd b. Bekr b. Hevâzin olduğu kaydedilmektedir. Diyeti 100 deveye çı­karan ilk kimsenin Ebu Seyyare olduğu da nakledilmektedir.[379] Peygamberimiz doğmadan önce, Uzeyne adlı bir yahudinin malı­na tamamen öldürüldüğü, Abdülmuttalib'in katilleri bularak 100 deve diyet alıp, maktulün akılesine verdiği de anlatılmaktadır.[380] Ebu Talib de Haşimoğullarmdan öldürülen bir çoban için 100 deve diyet istemişti.[381] Ukâz'da Mekkelilerle Hevazin kabilesi arasın­da yapılan Ficar savaşından sonra, Mekkeliler, karşı taraftan öldürdükleri kişiler, kendi ölülerinden 200 kişi daha fazla olduğu için Hevazinliler'e diyet ödemişlerdi.[382]

Cahiliye döneminde cinayet davalarında ve diyet miktarları­nın tesbitinde Hz. Ebu Bekir hakem yapılmaktaydı.[383] Cahiliye döneminde diyet ödemeye mahkum olan bir adamın yakın asabesi yoksa, uzak asabesi diyeti ödemekle mükellefti. Kadına ise, öldü­rülen kocasının diy-jtin^en hiçbir şey verilmezdi.[384] Çocuksuz bir kadın diyet ödemeye mr.hkum edilirse, bu diyeti kocası değil, ka­dının mensup olduğu kabile öderdi. Bazan da katilin kabilesi ta­yin edilmiş olan diyeti "Memez, bunun sonucu olarak da yine kan davaları meydana gelirdi. [385]

 

t) Yiyecekler:

 

Cahiliye dönendndo müşrikler kendi kendine ölmüş hayvan­ların etlerini (meyhe) yemekteydiler. Müşriklerden bazıları, müs-lümanlara: "Kendi öldürdüğünüzü yiyorsunuz da, Allah'ın öldür­düğünü niçin yeriliyorsunuz?" diye sormaktaydılar.[386] Müşrikle­rin yedikleri mevte çeşitleri, Münhanika (boğulmuş hayvan), Natîha (susulmuş hayvan), Mevkûze (sopayla vurulup öldürül­müş hayvan), Mütereddiye (yüksekten düşerek ölen hayvan) ile yırtıcı hayvanların parçaladıkları idi.[387]

Müşrikler kanı da yiyorlardı. Acıktıkları zaman ellerine sivri uçtu keskin bir kemik veya benzeri bir şey alarak, hayvanı yaralar ve akan kanı toplayarak içerlerdi. Cahili şair A'şâ bu husustan bahsetmektedir.[388] Bu devirde Araplar, kandan "Bacca" denilen bir sucuk yapıyor ve yiyorlardı. Bacca, bir devenin canlı vücudu yarılarak akıtılan kandan yapılıyordu. Eski Araplar kıtlık zama­nında bunu yemeyi âdet edinmişlerdi.[389] Putlara ve dikili taşlara kestikleri kurbanların etlerini yerler, cömertlik yansı için hayvan keserlerdi. Bazan da talih denemek için hayvan keserler, "Meysir" adlı kumar oyununda bunu ortaya koyar, hisse çıkan kimseye bu etleri verirlerdi. Ençok deve, koyun gibi hayvanlann etlerini yi­yorlardı. Kıtlık zamanlannda keler (Dabb), yaban faresi (Yerbû), ada tavşanı (Veber) yerlerdi. Yırtıcı hayvanlan, leş yiyen kuşları, yılanlan, köpekleri, kedileri, fareleri, kurbağalan ve zehirli olup sağlığa dokunan şeyleri yemezlerdi.[390]

 

u) Îçki-Kumar:

 

Cahiliye döneminde içki son derece yaygındı. İçkiye o derece müptela olmuşlardı ki, Arapça'da içkinin 100 kadar ismi geçmek­teydi. Şiirlerinde içkinin bütün çeşitlerini ve sofralarını tasvir et­mekteydiler. Medinede hurma koruğu ve hurmadan yapılan Fadih diye adlandırılan bir içki kullanılmaktaydı.[391] Üzümden de şarap yapılıyordu.[392] Yemen halkı ise, Bit' denilen ve baldan yapı­lan bir içki üretiyordu.[393] Yemen halkının, "Mizr" denilen arpa ve­ya mısırdan yaptığı bir içkisi daha vardı.[394] Aynca buğday ve dan-dan "Gubeyrâ" denilen bir içki daha yapıyorlardı.[395] Aynı içkiye "Sükreke"de denilmekteydi.[396]

Bu devirde kendisine içkiyi haram kılan kimseler de mevcut­tu. Bunlar içkinin kötülüklerini farkeden, zarannı gören kimse­lerdi. Abdullah b. Ced'an, Amir b. ez-Zarib, Afif b. Ma'diker b. Kays b. Asım el-Munkırî, SafVan b. Ümeyye, Abdülmuttalib b. Ha-şim, Şeybe b. Rebi'a, Velid b. Muğire vs. bu kimseler arasında yer almaktadır.[397]

Cahiliye devrinde Araplann "Meysir" dedikleri bir kumar çe­şidi vardı. Bunu piyango tarzında yaparlardı. Bu kumar çeşidinde "Ezlâmü Aklâm" denilen on adet ok vardı. Bu oklara, Fezz, Tev'em, Rakib, Hils Nafıs, Müsbil, Mualla, Menih, Sefih, Veğd derlerdi. Menih, Sefih ve Vağd'in dışındakiler hisseye sahip olur­du. Piyango çekilmek üzere bir deve kesilir, 28 hisseye ayrılır, Fezze bir, Tev'eme iki, Rakibe üç Hilse, dört Nefise beş, Müsbile altı, Mualla'ya yedi hisse tahsis edilirdi. Menih, Sefih ve Vağd ok­ları boş ve mahrum bırakılırdı. Bu on adet ok, "Rebabe" denilen bir torbaya atılır, "Yasir" denilen güvenilir bir şahsın önüne konulur, o da torbayı çalkalayıp elini sokar ve iştirak eden her şahıs için bir ok çekerdi. Nasibli ok çıkanlar belirli bir hisseyi alır, boş çıkanlar mahrum kalır fakat parasını öderlerdi. Kendilerine hisse çıkanlar bazan aldıklan eti fakirlere dağıtır, bunu bir hayır sayarak iftihar ederlerdi. Bu kumarda kullanılan ve her biri ayn ayrı isimler taşı­yan oklar, Mekke'de Mabed bekçileri tarafından muhafaza edilir-di.[398] Meysir denilen bu kumar çeşidi, sadece Mekke'de değil, Me­dine'de de yaygındı.[399]

 

ü) Alış-Veriş Şekilleri:

 

Cahiliye döneminde Araplar, henüz annesi dahi dünyaya gel­memiş deve yavrusu üzerine alış-veriş yaparlar ve buna "Hablü Habele" derlerdi. Buna göre bir dişi devenin hamile kalıp dişi yav­ru dünyaya getireceği, bu dişi yavrunun da büyüyüp hamile kala­rak bir yavru dünyaya getireceği farzolunur ve bu sonuncu yavru üzerine alış-veriş yapılırdı. Kısacası, karşılığında alış-veriş yapı­lan bu deve yavrusu ortada olmadığı gibi, annesi de henüz ortada yoktu. Elde mevcut gebe devenin dişi doğurması, onun dişi doğu­racak yavrusunun da hamile kalıp, bir yavru dünyaya getirmesi bir şanstı. Sonuç olarak, eldeki devenin dişi deve dünyaya getirmesi mümkün olamayabilir, o zaman hayali deve yavrusunu satın alan kimse zarara uğrardı. Bazı hadislerde Cahiliye devri halkı­nın boğazlanan devenin etini, yukarda anlattığımız "Hablü Habe-le" vadesiyle birbirine sattıkları haber verilmektedir.[400] Ayrıca erkek hayvanların dişi hayvanları döllemesi karşılığında ücret alınır,[401] zahire türü gıda maddeleri hemen satın alındığı yerde başka bir yere nakledilmeden, ölçülmeden üçüncü bir şahsı satı­lırdı.[402] Meyveler daha olgunlaşmadan ağaç üzerinde satılır, mey­velerin toplanması zamanı, satın alan müşteri ağaçlara hastalık isabet etmesinden dolayı mağdur olurdu.[403] Pazara mal getiren kimseler, tüccarlar tarafından pazarın dışında karşılanır, üretici pazara malını sokup değerini Öğrenmeden malı elinden alınarak zarara uğratılırdı. Böylece karaborsacılık yapma imkanı doğuyor, mallar pahalılanıyor, tüketici de zarara uğruyordu.[404] Pazara mal getirenler ise, malını pahalı satmak için müşteriye yalan yere yemin ederlerdi. Bazan da alıcı olamadıkları halde malın pahalı satılmasını sağlamak için fiyat artırarak müşteri kızıştırırlardı. Buna "Necş" denilmekteydi.[405]

Ekini daha başağındayken daha ne kadar mahsûl çıkacağı belli olmadan satarlar, buna da "Muhakale" derlerdi.[406] Meyve hububatı olgunlaşmadan satmalarına da "Muhadara" adım verir­lerdi. Bazan da iki kişi karşılıklı olarak birbirlerinin elbiselerine bakmadan ellerini dokundururlar, "elbisemi senin elbisen karşılı­ğında satıyorum" derler ve böylece satış vacib oldu kabul ederler, bu alış-verişe de "Mülamese" derlerdi.[407] "Ben, bende olanı sana atayım, sen de sende olanı bana at" diyerek, birbirlerinin elindeki malın miktarım bilmeden satın alırlar, bunu da "Münâbeze" diye adlandırırlardı.[408] Araziyi getirdiği malın bir kısmı karşılığı kira­ya verirler, bunu "Muhabere" şeklinde isimlendirirlerdi.[409] Bazan da bir malı satarken, malın malum olmayan bir kısmını satıştan istisna ederler, bu alışverişe de "istisna" adını verirlerdi.[410]

Taş atma satışı (Bey'ul-Hasât) da yapılırdı. Bu satış, "Şu taşı at hangi elbisenin üzerine düşerse, o şu kadar paraya senindir" şeklinde yapıldığı gibi, araziden bir taş atımı yer satmak şeklinde de yapılırdı. Bazı kimseler de ellerine bir avuç taş alarak, "Avu-cumda kaç tane taş çıkarsa, satılık maldan o kadarı benimdir" di­ye alış-veriş yaparlardı. Bazan da ellerine bir taş alırlar ve "Bu taş ne zaman yere düşerse, satış o zaman vacib olacak" diyerek yapar­lardı. Bir koyun sürüsünün önüne çıkarak, "Bu taş hangisine isa­bet ederse o koyun, şu kadar paraya senin olacak diyerek taş atma suretiyle de satış yapılırdı. Bu satışların hepsi aldatma kapsamı­na giriyordu. Bazan kaçak bir köleyi, ovadaki vahşileşrniş atı, su­daki balığı, kısacası kişinin malik olmadığı şeylerin satışı yapılır, bunlara da "Bey'ul-Ğarar" adı verilirdi.[411] Yine Cahiliye döne­minde kedi-köpek satılır ve parası yenilirdi.[412] içki, leş ve put satı­cılığı ile de meşgul olurlardı.[413] Peşin para veya bir mal ile, veresi­ye bir malı satın alırlar, buna da "Selef veya "Selem" derlerdi. Me­dine halkı hurmayı bu şekilde satıyorlar, bedelim peşin alarak, hurmayı iki üç yıllık vadede teslim etmek üzere anlaşıyorlardı.[414]

 

v) Faizcilik:

 

Cahiliye döneminde faizcilik çok ileri gitmişti. Bu devirde, eğer bir kimsenin diğer bir kimsede alacağı varsa, borcun vadesi gelince, o kimse borçluya 'borcunu ödiyecek misin? Yoksa arttıra­cak mısın?' diye sorardı. Borçlu borcunu ödeyemezse, bu kimse alacağının üzerine faiz ilave ederek, borcun ödenmesini bir müd­det daha tehir ederdi.[415] Cahiliye dönemindeki bu faiz muamelele­rine "Riba" adı verilirdi. Ribâ, "Riba Nesie" ve "Riba Fadl" diye iki­ye ayrılırdı. Ribâ Nesie'de aylık faiz tahsil edilir, Riba Fadl'da bir mal, aym cinsten daha fazla mal karşılığı satılırdı.[416] Cahiliye dö­neminde ribanın çok yaygın olduğunu Hz. Peygamberin Veda Hutbesi'nde de anlamaktayız.[417] Yine bu dönemde, Sakif kabile­sinden Benî Amr ile, Benî Mahzum'dan Benî Muğire arasında riba muamelesi yapılmaktaydı.[418] Halid b. el-Velid ile, Hz. Abbas'm da Cahiliye devrinde ortak olarak, riba ile veresiye alış-veriş yaptık­ları kaydedilmektedir. Yine Hz. Osman ile Hz. Abbas'm peşin pa­ra ile veresiye hurma alışverişi yaptıkları (selem), vakti gelince hurmanın bir kısmını aldıkları, kalanı için de faiz ilave ettikleri nakledilmektedir.[419]

 

y) Diğer Muameleler:

 

Cahiliye döneminde bir kimse bazan bir malını veya eşyasını, aldığı borç veya başka bir şey karşılığında rehin bırakırdı. Borç ödenmeyince, rehin bırakılan şey alacaklıya mal edilir ve sahibine iade edilmezdi.[420] Yine bu dönemde "Mudârebe" demlen bir ortak­lık şekli vardı. Bu, mal sahibi ile kârda ortak olmak üzere, bir kim­senin malını işletmek suretiyle yapılmakta, bir kişiden para veya mal, diğerinden de çalışma ortaya konularak gerçekleştirilmek­teydi. Nitekim Hz. Abbas, Hakim b. Hizam[421] ve Hz. Osman'ın mudârebe usulüyle ticaret yaptıkları bilinmektedir.[422] Hz. Pey­gamber ise, İslâm gelmeden önce hanımı Hz.Hatice ve Saib (r.a.) ile bu tür ortaklık yapmıştı.[423] Cahiliye devri uygulamalarından birisi de "Hima" idi. Hima, korunan yer demektir. Cahiliye döne­minde bir kabile başkanı bir yeri kendisine tahsis ederek, başka­larını orada hayvan otlatmaktan menetmek için, yüksekçe bir yerden köpek havlatırdı. Köpeğin sesi nerelere kadar ulaşırsa, o yerler o reisin otlağı sayılır, başkaları orada hayvan otlatamaz, fa­kat kendisi başkalarına ait yerlerde hayvan otlatabilirdi.[424]

 

Üçüncü Bölüm

 

YAHUDİLİK VE GELENEKLERİ

 

A) Taharet:

 

Tevrattaki ifadelerden, Yahudiler'in ibadetleri yerine getir­mek için islâm'daki abdeste benzer uygulamalara sahip oldukları anlaşılmaktadır.[425] Bu husus, su ile ellerin ve ayakların yıkanması­nı da içine almaktaydı. Talmud'da su bulunmadığı zaman kum kullanılmasına cevaz verildiğinden bahsedilmektedir. Bu da islâm' daki teyemmümü hatırlatmaktadır.[426] Yine Yahudiler ye­meklerden önce elleri yıkayarak, temizliğe riayet etmekteydiler.[427] Ayrıca, cünüplük, hayız, lohusahk, özür ve murdarlık hallerinden ötürü guslediyorlardı. Lohusahk müddetince kadınlar murdar sa­yılmış ve kutsal kabul edilen şeylere dokunmaları yasaklanmıştı. Tevrat'a göre erkek çocuk doğuran kadm yedi gün murdar olmak­ta, otuz üç gün de lohusalık müddeti sürmekteydi. Kız çocuk doğu­ran kadın ise, iki hafta murdar olmakta ve altmış günde Lohusa­hk müddeti sürmekteydi.[428]

Yahudilerde hayız halindeki kadın murdar sayılmaktaydı. Bu sebeple hayızlı kadının dokunduğu her şey murdar sayılmak­taydı. Hayızlı kadına veya onun dokunduğu şeylere temas eden kimse de murdar sayıldığı için, kendisini ve elbiselerini yıkamak zorundaydı. Bu kişinin murdarlığı akşama kadar devam etmek­teydi. Kadının hayız müddeti yedi gün kabul edilmişti. Hayızlı ka­dınla yatan kimse de, kadın gibi yedi gün murdar olmakta, dokun­duğu her şey murdar sayılmaktaydı.[429] Hz. Peygamberin zamanın­da Medine ve civarında yaşayan yahudiler, Tevrâtm bu hükmünden dolayı hayızlı kadınlarıyla bir arada bulunmuyorlar, onlarla birlikte yemek yemiyorlar, hayızlı kadınlarını evlerinden çıkarı­yorlardı.[430] Yahudilik'te erkek olsun, kadın olsun özürlü olanlar murdar sayılmaktaydı. Bu durumdaki kadın ve erkeğin kullandı­ğı eşyalar ve dokundukları şahıslar murdar kabul ediliyordu. Özürlü kimseye dokunan şahsın elbisesini ve bedenini yıkaması gerekmekteydi. Murdarlığı ise akşama kadar sürüyordu. Tevrat, özürlü kadın ile hayızlı kadın arasında fark gözetmiyordu.[431] Ayrıca elbiselerine idrar bulaşmasından da şiddetle sakınıyorlardı. On­lardan herhangi birisinin elbisesine idrar bulaşsa, idrar bulaşan bu kısmı makasla kesecek derecede titizlik gösteriyorlardı.[432]

Yahudiler, cünüblükten dolayı da yıkanıyorlardı. Yıkandık­tan sonra murdarlıkları akşama kadar devam etmekteydi. Tevrat meni bulaşan elbiselerin de yıkanmasını emretmişti. Cünüblük­ten dolayı murdar olan bir kimse mukaddes şeylerden yiyemezdi. Ekmek de mukaddes şeylerden sayılmaktaydı.[433]

Murdarlık ise; hayız, nifaz, özür, cünüblük hallerinden birine sahip olan kadın veya erkeğe, murdar sayılan bir hayvana dokun­maktan meydana gelirdi. Böyle kimselerin, bedenlerini ve elbise­lerini yıkamaları gerekirdi. Murdarlıkları ise akşama kadar sü­rerdi. Bu kimseler de mukaddes şeylerden yiyemezlerdi.[434] Kendi­sine veya leşine dokunulduğu zaman murdar olunan hayvanlar ise şunlardı: Çatal tırnaklı olmayan, geviş getirmeyen hayvanlar­la, dört ayaklılardan pençesi üzerinde yürüyen hayvanlar, gelin­cik, fare, bukalemun bunların içine dahildir.[435] Eti yenilebilen hay­vanların leşinden yiyen, leşini taşıyan kimseler de murdar sayılı­yordu.[436] Ayrıca zorunlu haller dışında da gusletmek iyi bir davra­nış sayılıyordu.[437]

 

B) Günlük Ve Haftalık İbadetler:

 

Yahudiler, ibadetlerine niyet ederek (Kavvana) başlıyorlar­dı.[438] İbadetlerde ise özel kıyafetler giymekteydiler. Sabah ibade­tinde Tallit denilen bir örtü örtünürler, diğer vakitlerde ise, Tzizith (Saçaklı) denilen bir dış elbise giymektedüer. Ayrıca sabah ibadeti esnasında iki tane dua kayışı bağlarlar ve bu kayış­lara Tefîllin denilen hamayıllar asarlardı. Bunların içinde Tev­rat'tan bazı bölümler bulunurdu.[439] îbadet esnasında erkekler ve kadınlar başlarım örterlerdi.

Günde beş kere ibadet yapılmaktaydı. Bunlar Şaharit (sa­bah), Musaf (öğle), Minha (ikindi), Neilat Şerarim (akşam üstü) ve Maarib (Akşam) ibadetleriydi. Aslında Yahudilik'te tayin edilmiş üç ibadet vakti vardı. Bunlar, sabah, öğleden sonra ve akşamdı. Sabah ibadeti şafağın sökmesinden günün üçte bir vakti girinceye kadar, öğleden sonraki ibadet, güneşin batmasından biraz önceye kadar, Akşam ibadeti, akşam karanlığının biraz öncesinden şafa­ğın sökmesine kadar ezberden okunarak yapılırdı.[440] Babil dönüşü Şaharit, Musaf, Minha ve Neilat Şerarim olarak, dört vakitte iba­det edilmeye başlanmış, sonraları Musaf yalnız Sebt ve Bayram günlerinde, Neiîat ise yalnız Keffaret Bayramında yapılır olmuş­tur. Maarib adı verilen ve akşam evde yapılan bir ibadet de bunla­ra eklenmiştir.[441] Talmudda ise Şaharit'in Hz. ibrahim'den, Min-ha'nın Hz. Ishak'dan Maarib'in de Hz. Yakub'dan kaldığı zikredil­miştir.[442]

Yahudilik'de günlük ibadetin özü dua ve niyazdan ibaretti. Günlük ibadette, namazdaki gibi kıyam (Amidah), rüku (Keria), secde bulunurdu. Sesli ve sessiz olarak dualar okunurdu. Dualar­da Allah'ın senası ve şükrü, ihtiyaçlar için yalvarış ve îsrailoğulla-rı'mn yeniden ihtişamına kavuşması için yapılan yakarışlar yer alırdı.[443] Dini metinler haham tarafından makamla okunurdu. Bu duaların çoğu îbranice idi.[444] Toplu ibadetler Havralarda yapılır ve hahamlar tarafından idare edilirdi. Cemaatla ibadet edebilmek için en az on erkek bulunması (Minyan) gerekirdi. Erkek sayılabil-mek için ise Bar Misva olmak (on üç yaşını geçmiş olmak) icabe-derdi.[445] Yahudiler, ibadet esnasında Kudüs'e dönerlerdi.[446] Yahu-dilerde haftalık ibadet ise, Tevrat'ın emri gereğince Sebt (Cumar­tesi) günü yapılırdı. Tevrat'a göre, Yahova dünyayı altı günde ya­ratmış ve yedinci günde istirahat etmişti. Bunun için Sebt günü hiçbir şey yapmayarak ibadet edilmelidir.[447] Yahudiler Sebt günü­ne Cum'a'dan hazırlanırlardı. Sebt günü Cuma akşamı başlardı. Bu sebeple Cuma akşamı Havraya gitmek zorundaydılar. Sebt Günü yemek pişirmeleri de yasak olduğu için,[448] yiyecek ve ihtiyaç­larını Cuma'dan hazırlarlardı.[449]

 

C) Bayramlar:

 

Kaynağını Tevrat'tan ve eski çağlardan alan, özel Yahudi tak­vimine göre düzenlenen bayram ve törenleri vardı. Israiloğulları, 1 ve 2. tapmaklarının yıkılışı dolayısıyla Ab (Temmuz-Ağustos) ayının 10. gününü Milli Yas Günü ilan etmişlerdi. Bu gün, Ab ayı­nın 9. günü güneşin batmasıyla başlar, ertesi gün gece gökte üç yıldız görününceye kadar devam ederdi. Bu süre içinde yiyip iç­mezler, Yeremya Kitabı'ndan ağıtlar okunurdu. Havralarda ise Eyüb Kitabı okunurdu. Bu tarihten üç hafta evvelinden itibaren oruç tutulur, bu süre zarfında düğün dernek, eğlence yapılmaz, son dokuz günde et yenilmez, şarap içilmezdi.[450] Tişrî ayının birin­de ise Roş Ha Şana adlı Yeni Yıl Bayramı kutlanırdı. Bu gün, on keffaret gününün de birincisi sayılırdı. Dünyanın bu günde yara­tıldığına inanılır, dua edilir, ailecek Havraya gidilirdi. Bala batı­rılmış ekmek gibi tatlı tatlı şeyler yenilir, Öğleyin yıkanılıp Tevrat okunurdu.[451]

Tışri ayının onuncu günü ise Yom Kippur denilen Büyük Kef­faret Bayramı kutlanırdı. Yom Kippur günü oruç tutulur, arefe günü havraya gidilir, ölülerin ruhları için mum yakılırdı. Gün boyunca havrada ayin yapılır, I. Krallar Bölümünden parçalar okunarak oruç gününe son verilirdi. Yahudilerin altın buzağıya tapmaları, bu sebeple Allah'ın gazabına uğramaları ve bu suçtan bağışlanmaları sebebiyle kutlanmaktaydı.[452]

Purim Bayramı ise, Adar ayının 14. günü kutlanmaktaydı. Bu bayram, Ester adlı bir yahudi kızının, yahudileri iranlıların katliamından kurtarması dolayısıyla kutlanmaktaydı. Bu günde Kitab-ı Mukaddes'in Ester bölümü okunur, şölenler düzenlenir, yoksullara bağışta bulunulurdu. [453]Pessah (Hamursuz) bayramı ise Abib (Nisan 19) ayında başlar ve bir hafta sürerdi. Bu bayram­da mayalı ekmek yenilmez, "Fısıh" adıyla anılan bir kurban kesi­lip eti sabaha kalmadan yenilirdi.[454] Hz. Peygamber Medine'ye hic­ret ettiği zaman, bir gün yahudilerin giyinip süslendiklerini ve oruç tutup bayram yaptıklarını görmüş ve bugünün ne olduğunu sormuştu. Yahudiler de "Bugün, Allah'ın Musa'yı ve kavmini Fi-ravun'dan kurtardığı büyük gündür" diye cevap vermişlerdi.[455] Asr-ı Saadette yahudilerin Medine ve civarında kutladıkları bu­günün, îsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışları dolayısıyla düzenle­nen Pessah (Hamursuz) Bayramı olduğu onlaşılmaktadır.[456]

Yahudilerin kutladığı diğer bir bayram, Kisler ayının 25. günü başlayıp bir hafta süren Hanukka Bayramı'ydı. Yeruşalim Tapmağı'mn onarılması hatırasına yalnız evlerde kutlanılır, se­kiz kollu Hanukka şamdanı yakılan mumlarla dolardı.[457] Sukkoth (Çardak) Bayramı ise Yom Kippur'dan sonar Tişrî ayının löinde kutlanırdı. Bu bayramı kutlamak için gölgelik mahiyetinde çar­daklar hazırlanırdı. Bayram 7 gün sürer, ilahiler, Mezmurlar oku­nurdu. Yemekler bu çardaklarda yenir, bu bir ibadet sayılırdı. Çardaklar îsrailoğulları'nın çölü geçişlerinde Tann'nm kendile­riyle beraber olduğunu simgelerdi. Ayrıca Hz. Musa'ya on emrin verildiği gün olan Şavvot (Gül) Bayramı da kutlanırdı. Bu bayram Pessah'tan elli gün sonra yapılmaktaydı.[458]

 

D) Yağmur Duası:

 

Yahudilerde de Yağmur duasına çakma geleneği vardı. Kur'ân-ı Kerim Hz. Musa'nın Yağmur duasına çıktığından bah­setmektedir.[459] Kitab-ı Mukaddes'te ise îsrailoğullan yağmur dua­sına çıkmadıkları için kınanmaktadır.[460] Hadislerde ise, Hz. Sü­leyman'ın Yağmur duasına çıktığından söz edilmektedir.[461] Ayrı­ca, Yahudiler günlük ibadetlerinde günde üç defa bereketli yağ­murların yağması için dua etmekteydiler. [462]

 

E) Cenaze:

 

Yahudilik'te ölü murdar sayılmaktaydı. Kahin soyundan olanlar ise içinde ölü bulunan eve girmezlerdi. Ölen kimseye doku­nan da murdar olurdu.[463] Ölünün yakınları cenaze ile ilgili işlerle ilgilenmezler, bu işle ilgilenen kadın veya erkekler ölüyü soyar, yı­kar, kefenlerini giydirip tabuta koyarlardı. Ölünün üzerine usu­lünce bir ılık su dökülür, daha sonra bol su dökülür ve Tevrat'tan belirli bazı cümleler okunurdu.[464] Cenaze üstü örtülü olarak bir te­neşire yatırılıp yıkanırdı. Cenaze kurulanır, kefeni giydirilirdi. Elbise herkes için birdi ye beyaz bezden takke, gömlek, don, kuşak ve kemerden ibaretti. Ölünün başında konuşulmazdı. Bu işlem­lerden sonra kısa bir dua yapılır ve ölü doğrudan doğruya toprağa yatırılırdı. Cenaze alayı yola çıkmadan Mezmur'dan bazı parçalar ile bazı dualar okunurdu. Cenazeler omuzlarda taşınırdı. Ölü me­zara indirilince Daniel Kitabı'ndan "Ve sen git, kendi sonuna" sözü söylenir, ölünün yüzü Yeruşalim Tapmağı'nm bulunduğu ta­rafa çevrilirdi.[465] Cenaze kabre konuluncaya kadar cemaat otur­mazdı.[466] Sonra bir kürek toprak ölünün üstüne serpilir, gene dua edilir, sonra kürek elden ele geçerek defin işlemi tamamlanırdı. Cenaze törenine kadınlar katılmazlardı. Cenaze töreninden son­ra, cemaata yemek verilirdi.[467] Cenazenin defnedilmesinde acele edilir, mümkünse öldüğü gün kaldırılırdı.[468] Ölünün arkasından yakınlarının matem tutarken aşırılıklara kaçmaları, saç baş yo­lup, üst baş yırtmaları, vücudlarmda yaralar açmaları ise Tevrat tarafından yasaklanmıştı.[469]

 

F) Oruç:

 

Oruç ibadeti Yahudilerde de vardı. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiği zaman, bir gün onların giyinip süslenip, bayram ya­parak oruç tuttuklarını görmüş ve bugünün ne olduğunu sormuş­tu. Onlar da "Bugün, Allah'ın Musa'yı ve Israiloğullan'm Fira­vun'un zulmünden kurtardığı büyük bir gündür" demişlerdi.[470]

Yahudilik'te tutulması mecburi görülen yegane oruç Yom Kippur adı verilen Keffaret orucu olup, Tişrî ayının 10. günü tutu­lurdu. Tişrî ayının 10. günü Ekim ayının sonuna rastlamaktadır. Bu günde oruç tutmak farzdı. îmsak, Keffaret Gününden önceki Akşam güneş batarken başlar, o gece ve ertesi akşam ilk üç vıldız görününceye kadar sürerdi. Bu süre esnasında yemek içmek ya­saktı. Bu oruç esnasında Havra'ya gidilir, ibadetle meşgul olunur­du. Neilat denilen ve güneş batarken yapılan ayinden sonra Şofar denilen bir boynuz öttürülür ve oruç zamanı sona ererdi.[471] Tevrat, bugünde Yahudilerin iş yapmalarını yasaklamış, tevazu içinde bulunup ibadet etmelerini, onların bugünde keffaret olunacakla­rını bildirmiştir.[472] Yom Kippur orucu, Hz. Musa'nın Allah'tan buyruklarını almaya gittiği zaman, yahudilerin altından bir bu­zağıya tapmalarından dolayı tutulduğu kaydedilmektedir.[473]

Yahudilerin, Kudüs'ün tahribi ve diğer acıklı olaylar sebebiy­le benimsedikleri diğer bazı oruçları da vardı. Bunlar dört, beş, ye­di ve onucu aylarda tutulurdu. Ancak bu ve benzeri oruçlar mecburî sayılmamaktaydı. Tebet 10'da, Temmuz 17'de, Ab 9'da, Tişrî 3'de tutulan oruçlar, Ester orucu, Küçük Yom Kippur Orucu bunlardandı.[474] Ayrıca Yahudi Zahidleri sukut orucu tutarlar, sa­bahtan akşama kadar konuşmayıp susarak nefislerini terbiyeye çalışırlardı. Hz. Musa ve Hz. Meryem'in bu orucu tuttukları haber verilmektedir.[475] Cahiliye dönemi Araplarında da tutulan bu oru­cun onlara, o dönem yahudilerinden geçtiği tahmin edilebilir. Yine Hz. Peygamber zamanında Arap Yarımadası'nda yaşayan yahudiler, oruç tuttukları zaman yatsı vaktinden sonra bir şey ye­mezlerdi. Bazı nıüslümanlar da onları taklid etmişlerdi. Bunun üzerine Bakara 185 ile 187. ayetleri nazil olmuştu.[476] Ayrıca Yahu­diler, oruç tuttukları zaman sahur yemeği de yemezlerdi. Hz. Pey­gamber müslümanlara sahur yemeği yiyerek onlara muhalefet etmelerini emretmişti.[477]

Oruç tutma çağı ise, Bar Misva (Şeriatın oğlu) olunca, yani 12 yaşında başlardı. Bazı oruç günlerinde et yenmez, içki içilmezdi.[478] Yahudilikte'de oruç ve bayram günlerini tesbit için ay gözlenirdi. Eskiden Kudüste Sanhedrin denilen (Büyük Meclis), her ay tanık­ları dinleyerek ay başım ilan ederdi. Tepelerde ateş yakmak sure­tiyle yeni ay çevrede yaşayanlara haber verilirdi.[479]

 

G) Zekât-Sadaka:

 

Kur'ân-ı Kerim'de, zekât ibadetinin Yahudiler'e de emredildi-ği bildirilmektedir.[480] Ancak Yahudilere emredilen bu zekâtın ma­hiyeti ve miktarı hakkında bir açıklık yoktur. Kitab-ı Mukad-des'te ise Israiloğullan'na yıldan yıla mahsûllerin ve sürülerin on­dalıklarının ayrılıp, ilgili yerlere sarfedilmesi emredilmektedir. Bu açıdan Yahudiler, ziraî mahsûllerden, sığır ve koyun sürüle­rinden, diğer bütün gelirlerden ondalık (Öşür) vermekteydiler. Bunları da Levili'ye, garib kimselere, öksüzlere, dul kadınlara vs. dağıtıyorlardı. Bu husus da Tevrat'ın emriydi.[481] Ondalıkların ve­rilmesinin vakti ise, ürünlerin toplanmasından sonra(Yedi Sayım Haftası) idi.[482] Yine Kitab-ı Mukaddes'in çeşitli bölümlerinde sa­daka verilmesi teşvik edildiği için,[483] Yahudiler arasında fakir ve sadaka verme geleneği vardı. [484]

 

Ğ) Hac:

 

Kitab-ı Mukaddes'in çeşitli bölümlerinde bir fariza olarak, Islâmdaki hac ibadetine benzer bir ayin (Hag) emredilmektedir.[485] Yahudilerin Kudüs'te bulunan Makdis'i ziyaret edip, mihrabın et­rafını tavaf ettikleri anlaşılmaktadır.[486] Vaktiyle Beytü'l-Makdis'e yapılan hac, küçükler, körler, kadınlar, akıl ve beden hastaları dı­şında bütün yahudilere farz idi. Fakat Kudüs'teki Mabed'in yıkıl­masından sonra, Yahudilerde hac ibadeti sona ermişti.[487] Tevrat'ın buyruğuna göre Yahudilerin Pesah, Şavuot ve Sukkoth bayramlarında olmak üzere yılda üç defa Mabed'e gidip ziyaret yapmaları gerekirdi.[488] Günümüzde ise Doğu ülkelerinde oturan yahudilerle, Kuzey Afrikadakiler senenin belli günlerini hac için ayırmışlardır. Süleyman Mabedi'nin batı duvarının karşısında, Temmuz'un 17. günü akşamından, Ağustos'un 19. gününe kadar 23 gün devamlı toplanmaktadırlar. Vaktiyle yapılan bu hac esna­sında, herkes, alî gücüne göre bir veya daha fazla kurban keser, fa­kirlere dağıtırdı. Kurban derileri ise karşılıksız olarak ziyaretçile­rin hizmetinde olanlara verilirdi.[489]

 

H) Nesi Uygulaması:

 

Nesi uygulaması yahudilerde de mevcuttu. Yahudilerin 72 üyeli, din alimlerinden müteşekkil en yüksek dini kurulu ve mah­kemesi Sanhedrin'in başkanının unvanı, prens anlamına gelen "Naşı" idi.[490] Nesi işini bu kurul düzenlerdi. Yahudi takvimi, Arap takvimi gibi ay takvimiydi. Bir yıl 354 gün sürerdi. Tören ve bay­ram günleri güneş takvimine göre düzenlenir, bu iki takvimi birbi­rine uydurmak için ise, Nesî'ye başvurulurdu. Bu da her 19 yılda bir kebîse (ek) yıl, her 7 yılda da bir kebise ay eklenerek yapılırdı.[491] Cahiliye Araplarımn, Nesî uygulamasını yahudilerden aldığı sanılmaktadır.[492] Yahudilerde seneye eklenen ay, Adar ayım takip eden ay olurdu. Yahudiler, nesîye Pesah bayramını senenin mü­nasip bir zamanına denk getirmek için başvururlardı.[493]

 

I) Kurban:

 

Kurban kesme âdeti Yahudiler'de de mevcuttu. Vaktiyle Kudüs'te Süleyman Mabedinde Yahudiler, Keffaret, Şürkan vs. cinsinden kurbanlarını keserlerdi. Ancak Kudüs Tapınağı'nm Roma imparatoru Titüs tarafından yıkılmasından sonra, israil fa-kihlerinin içtihadıyla, artık "Tapmak kalmadığı için" kurban kes­me ve yakma geleneği bırakılmıştı.[494] Yahudilikte vaktiyle insan kurbanı yapıldığına dair bir âdetten de söz edilmektedir. Kitab-ı Mukaddes'te, Hakimlerden Yeftah'ın kızını Yahova için kurban etmek maksadıyla boğazlayıp yaktığından söz edilmektedir.[495]

Yahudilerde en meşhur kurban çeşidi "Fısıh" kurbanıdır. Fı-sıh, yahudilerin Mısırdan çıkışını sembolize etmek üzere Nisan ayında 7 gün süreyle kutlanılan bir bayramdır. Bu bayramda bir kuzunun kurban olarak kesilip yenilmesi âdettir. Fısıh kurbanı, bir yaşında erkek kuzu veya keçiden, sığırdan seçilir, Fısıh kurba­nı ailevi bir mahiyet taşır, aile reisince kesilmesi gerekir. Sabaha kalan etler yakılır. Bu açıdan kuzunun büyüklüğü aile fertlerinin yiyeceği kadar olacaktır. Fısıh kurbanı güneş battığı zaman kesi­lir.[496] Kesilecek kurbanlar kusursuz olmak zorundadır.[497] Tevrat'a göre kumru ve güvercin gibi hayvanlar da kurban olarak takdim edilebilirdi.[498] Ayrıca Yahudiler, etini yedikleri halde ineği kurban olarak kabul etmezler; karaca, geyik vs. av hayvanlarının da etle­rini yerler ancak kurban olmalarını benimsemezler. Kurbân kesi­lirken, kesen kimsenin elini kurbanın başına koyması gerekir. Bu âdet Hz. Musa ve Harun'dan kalmıştır.[499] Vaktiyle suç, hata, keffa­ret, şükran ve adak kurbanlarının etleri, genellikle Yahudi din adamları olan kâhinlere verilirdi. [500]

 

İ) Îsim Koyma:

 

Yahudilik'te, yeni doğan çocuklara Peygamber isimleri ver­mek, islâm'dan önce Ehl-i Kitab arasında âdet halindeydi. Erkek çocuklara isim, çocuk sünnet edildikten sonra sekizinci gün veri­lirdi. Bu uygulama, herkesin işitebileceği bir sesle, çocuğa verile­cek isim iki defa tekrarlanmak suretiyle yapılırdı. Ayrıca, atala­rın, büyüklerin adlan, Tevrat'tan seçilen isimler çocuklara ad ola­rak konulurdu. Kızlara verilen isimlerin ise pek azı Tevrat'tan alı­nırdı.[501]

 

J) Sünnet Olma:

 

Sünnet, olma, Yahudilik'te Allah ile akdedilen çok önemli bir ahd niteliğindedir. Tevrat, Hz. ibrahim, ismail ve Ishak'm sünne­tinden bahsetmektedir.[502] Tevrat, her erkek çocuğun doğumunun sekizinci günü sünnet edilmesini emretmiştir.[503] Bu sebeple Yahu­dilerde erkek çocukların doğumlarının sekizinci günü sünnet edil­mesi Hz. İbrahim'den kalma bir âdet olarak devam etmektedir. Onların bu âdetleri Hz. Peygamber döneminde de sekizinci günde icra ediliyordu. Bu sebeple Hz. Peygamber, onlara muhalefet et­mek için torunları Hz. Hasan ve Hüseyin'i doğumlarının yedinci günü sünnet ettirmişti.[504] Buharî'nin kaydettiği bir haberden, Hz. Peygamber'in çağında Bizans imparatoru Hirakl'm idaresi altın­daki yahudilerin sünnet olma geleneğini sürdürdüklerini anla­maktayız.[505] Yahudilerde doğumun 7. günü akşamı çalgılı eğlence­ler düzenlenir ve bu geceye Arefe denilir. Ev halkı çocuğun başın­da bulunur ve uyumazlar. Doğumun sekizinci günü sabah erken­den de sünnet yapılırdı. [506]

 

K) Nikâh:

 

Evlilik, Yahudiliğin büyük Önem verdiği konulardandır. Tal-mud'un değişik yerlerinde evlenme için gerekil işlemler belirtile­rek, kurallara bağlanmıştır. Evlenme bir Tanrı buyruğu niteliğin­dedir. Tevrat'a göre Allah, Hz. Adem ve Havva'ya evlenip çoğaldedir. Tevrat'a göre malarım emretmiştir.[507] Yahudilikte nikah ancak hahamlar ya da onların izin verdiği kimseler tarafından kıyılırdı. Evlenme töreni havralarda yapılırdı. Tören esnasında Mezmur'dan parçalar ila­hiler okunur, dualar edilirdi. Nikâh iki şahit huzurunda akdedi­lirdi. Haham nikâh sırasında bir hitabede bulunurdu. Hz. Mu­sa'dan kalma bir gelenek olarak, gelin nikâhtan önce kadınlarla hamama gider, bir çeşit gusul yapardı. Buna Mikve denilirdi. Çift­ler, "Sen benimle Musa ve îsrail yasalarına göre bu yüzükle evlen­din" sözlerinin söylenmesinden sonra zifafa sokulurdu.[508] Düğün dolayısıyle ziyafet verilirdi. Bu geleneğin Hz. Yakub'a kadar çıktı­ğı kaydedilmektedir.[509] Nikah esnasında erkek tarafından kadına "Mohar" adı verilen bir miktar mal verilirdi. Tevrat, mehir konu­sunda sarih emirler koymuştur. Buna göre evlenmek için bir kadı­na mehir vermek mecburidir.[510] Hz. Musa zamanından beri geçerli olan bir geleneğe göre, koca, karısına vereceği mehiri "Khetouba" adlı bir yazılı belge vasıtasıyla tayin ederdi. Bu adet daha sonrala­rı iyice yaygınlaşmış ve Mişna ile Talmud'a girmiştir. Mişna ve Talmud'da, Khetouba, bakire kız için en az iki yüz dinar, dul için yüz dinar olarak tesbit edilmişti, ilk dönemlerde hanımının üzeri­ne bakire bir kız olan kimsenin yeni evlendiği bu hanımının ya­nında yedi gün kalması âdetti.[511] Hz. Peygamberin çağında da bu âdet Arabistan'da devam etmekteydi.[512] Hz. Peygamber dünyaya gelmeden bir müddet önce Medine'de yaşayan yahudilere başkan­ları olan Fityun, evlenen genç kızların, kocalarının yanma gitme­den evvel, ilk geceyi kendi yanında geçirmesini kabul ettirmiş, bu­nu Evs ve Hazrec kabilelerine de tatbik etmişti. Fityun'un bu âdeti,Malik b. Aclamn kız kardeşine de yapmak istediği, fakat Malik'in kızkardeşinin buna razı olmaması sebebiyle, Fityun'un Malik b. Aclan tarafından öldürüldüğü kaydedilmektedir.[513]

Asr-ı Saadet'te yahudiler, Tevrat yasakladığı için hayızlı hanımlarına cinsel ilişki için yaklaşmazlar[514] ve onları murdar sayarak evden çıkarırlardı.[515] Enes (r.a.), Medine ve civarındaki yahudilerin bu adetini haber vermektedir.[516] Yine bu dönemde Me­dine yahudileri, hanımlarına helal yoldan olsa bile, arkadan yak­laşmazlar ve böyle cinsel ilişkiden doğacak çocukların şaşı olaca­ğına inanırlardı.[517] Cinsel ilişkiyi de kadın en örtülü bir haldeyken sadece önden yaparlardı. Medineli Cahiliye Arapları da bu konu­da onları taklid etmekteydi.[518] Yine bu dönem yahudileri azil uygu­lamasına karşı çıkıyorlar, bunu yapan Araplara "işte küçük mevûde (Çocukları diri diri gömerek öldürmek) budur" diyorlar­dı.[519]

Tevrat'ın yasaklaması sebebiyle, yahudilerin kan bağı bulu­nan kimselerle evlenmeleri yasaktı. Buna göre bir kimse anne ba­basıyla, babasının karısıyla, kız kardeşiyle, torunlarıyla, halasıy­la, teyzesiyle, amcasıyla, amcasının karısıyla, geliniyle, kayın va-lidesiyle, iki kız kardeşle aynı anda evlenemezdi.[520] Ölen kardeşin karısıyla evlenmek ise bir gelenek olarak devam etmekteydi. Yine yahudiler, yabancı din mensuplarıyla evlenemezlerdi.[521] Çok ka­dınla evlilik ise meşru ve yaygın bir gelenek halindeydi.[522]

 

1) Talâk:

 

Talâk (boşama) uygulaması Yahudilik'te de mevcuttu. Tev­rat'ta boşanmanın caiz olduğunu gösteren ifadelere rastlanmak­tadır.[523] Fakat bu iş dince hoş karşılanmamıştır.[524] Boşanma ha­hamların huzurunda gerçekleştirilebilirdi. Haham huzurunda boşanmayan kadın eski kocasının nikahında sayılır, ikinci bir kocaya varamazdı. Boşanmada şahitler de hazır bulunurdu. Bo­şama hakkı yalnız kocanın olup, kadının hiçbir şekilde boşama hakkı yoktu.[525] Tevrat'ta, islâm'daki Han müessesesine benzer bir uygulamaya rastlanmaktadır. Karısını Zina ile suçlayan ancak şahid gösteremeyen yahudi erkekleri buna başvurmaktaydı.[526]

 

M) Miras:

 

Yahudilikte bir çocuğun mirasçı olması için nesebinin sahih olması gerekmekteydi. Bu sebeple zina mahsûlü çocuklar miras­tan pay alamazlardı. Erkek evladın büyüğü babasının terikesin-den, diğer kardeşlerine nisbetle iki kat hisse alırdı.[527] Varaset sıra­sı Tevrat'ta belirtilmiş, bu uygulama Mişna ve Talmud'da da değişmemişti. Hz. Musa'dan önce kız çocuklarına mirastan pay verilmiyordu.[528] Hz. Musa'nın şeriatında ise erkek çocuklar yoksa kız çocukları mirasçı kılınmıştı. Bu açıdan kız çocukları, erkek kardeşiyle beraber bulunduğu zaman mirasçı olamazdı. Ancak bu durum kızlara, "Cihaz" adı altında bir miktar mal-mülk veril­mesi âdetini ortaya çıkarmıştır.[529] Mişna ve Talmud döneminde baba mirasçı olarak kabul edilmiş, anne ise mirasçı kılınmamış­tır.[530] Ölenin usulü yoksa, terike yan hısımlara geçerdi. Çocuğu ol­madan vefat eden kadına da kocası varis olurdu.[531] Vârisi kızlar­dan ibaret olan kimse, malının tamamını bir başkasına vasıyyet edebilirdi. Asr-ı Saadette Araplar da, bu konuda yahudileri taklid etmekteydiler.[532]

 

N) Yemin:

 

Tevrat, yahudilere Allah'ın adıyla yemin edilmesini emret­miş,[533] yalan yere yemin etmeyi yasaklamıştır.[534] Yahudilerin Asr-ı Saadet'te nasıl yemin ettiklerine dair fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak bazı ferdî bilgilere rastlamaktayız. Nitekim Medi­ne'de bir yahudinin, "Musa'yı âlemler üzerine seçen Allah'a andol-sun" diye yemin ettiğini görmekteyiz.[535] Yine bir yahudinin Hz. Peygamber'e gelerek, müslümanlann "Kabe hakkı için" demeleri­nin Allah'a şirk koşmak olduğunu söylediği nakledilmektedir. Buradan o dönemde Ehl-i Kitabın bilgili kimselerinin Allah'tan başka şeylere yemin etmeyi doğru bulmadıkları sonucunu çıkara­biliriz.

Tevrat'ta Kasâme ile ilgili hükümler de mevcuttur.[536] Kay­naklarımızda, Hz. Peygamber döneminde Hayber yahudilerinin ashâbtan Abdullah b. Sehl'i öldürdükleri, bu sebeple de Hz. Pey-gamber'in bu yahudilere kasâme uygulamak istediği nakledil­mektedir.[537]

 

O) Cezalar:

 

Yahudilik'te kısas cezası mevcut olup, Asr-ı Saadet'te Arabis­tan'da yaşayan yahudiler arasında da bu uygulama yürürlüktey­di.[538] Suçun şahsiliği prensibi vardı. Kısas hakkı, Veliyyüddem'e (öldürülenin yakınları) aitti.[539] Eski îsrail Hukuku'nda kısasın diyete çevrilmesi de mümkün değildi.[540] Ancak Asr-ı Saadet'te Medine ve civarında yaşayan yahudiler arasında kısas, cana can, dişe diş şeklinde bir ölçü içinde tatbik edilmez; insanların canları ve kanları eşit sayılmaz, bir cana karşı birçok can alınabilirdi. Bu­nun sonucu olarak ancak güçlü olan kabile intikamını alabilir, suçluyu ve etrafındaki yakınlarım ölçüsüzce cezalandırabilirdi. Güçsüz kabile ve topluluklar ise, kendilerinden bir şahsın güçlü kabileye mensup bir şahıs tarafından Öldürülmesi halinde, katili­ne kısas uygulayamazlardı. Asr-ı Saadet'te Medine'de yaşayan Yahudi kabilelerinden Benî Kureyza ile Benî Nadr arasında böyle bir durum mevcuttu.[541]

Mişna ve Talmud devrinde kısas, tazminata çevrilmişti.[542] Ancak Hz. Peygamber döneminde yaşayan yahudiler arasında bu meseleler kuvvete dayanılarak halledilmekteydi. Bu dönemde Beni Nadr kabilesi Beni Kureyza'dan daha üstündü. Bu sebeple Beni Kureyza'dan birisi, Beni Nadr'dan birisini öldürdüğünde kısas yapılarak öldürülür, Beni Nadr'dan birisi Beni Kureyza'dan birisini öldürdüğü zaman maktulün yakınları diyet almak zorun­da kalırlardı.[543] Bu dönemde Yahudi kabileleri cinayetlerden do­layı diyet de alıp veriyorlardı. Ancak Hz. Peygamber devrinde Me-dinedeki Yahudi kabileleri arasında öldürülen kimse için alman diyet miktarları da eşit değildi. Kendi üstünlüğünü diğer yahudi kabilelerine kabul ettiren Beni Nadr yahudileri, içlerinden biri öl­dürüldüğünde tam diyet alıyorlar, fakat kendilerinden biri, diğer yahudi kabilelerinden birisini öldürecek olursa yarım diyet veri­yorlardı. Yahudi reislerinden Huyey b. Ahtab, Nadr'h bir kimse için iki, Kureyza'lı bir kimse için bir diyetle hükmediyordu. Yahu­diler arasındaki diyet miktarı, 50 vesk'e karşı 100 vesk oranınday­dı. Cahiliye döneminde bu yahudi kabileleri aralarında savaşmış, Beni Nadr kabilesi galip gelmişti. Sonunda galip tarafın, mağlub taraftan her maktul için yarım, mağlub tarafın galib taraftan her maktul için tam diyet ödemesi için anlaşmışlardı. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettikten sonra yahudiler arasında bir cinayet va­kası meydana gelmiş, maktul kendilerinden olan Beni Nadr iki misli diyet istemiş, karşı taraf buna razı olmayarak Hz. Peygam-ber'in hakemliğine başvurmuştu.[544]

Yahudilik'te zina yasaktı ve cezası idamdı.[545] Fakat Hz. Pey­gamber döneminde Medine yahudileri zinanın Tevrat'taki cezası­nı uygulamıyorlar di. Zanilerin yüzünü karartıp, teşhir ediyorlar, sopayla dövüyorlardı. Bunda, yahudilerin şeref ve mevki sahibi olan kimseleri arasında zinanın yaygınlaşmasının rol oynadığı nakledilmektedir.[546]

Yahudilik'te hırsızlık da yasaktı. Ancak hırsızlığın cezası taz­minata çevrilmişti. Yahudilik'te sihirbazlık da yasaktı. Tevrat'a göre bunun cezası idamdı. Fakat Asr-ı Saadet'te Medine yahudile­ri arasında sihirbazlık yaygındı. Bazı hadislerde, onların Hz. Pey-gamber'e sihir yapmaya kalkıştıkları nakledilmektedir.[547]

 

Ö) Yiyecek-Îçecekler:

 

Yahudiler leş ve vahşi hayvanların parçaladığını yemiyorlar-dı. Ayrıca kanı yemek de yasaktı.[548] iç yağı yemeleri de haram kı­lınmıştı.[549] Ancak onlar bu yasağı ihlal ederek, iç yağını eritip sat­maktaydılar.[550] Ayrıca hayız-nifas ve diğer kanamalı haldeki ha­nımlarının pişirdikleri yiyecekleri de yemiyorlar, hanımlarını bu hallerinde evden çıkarıyorlardı.[551] Domuz, tavşan ve deve etini yemek de yasaktı.[552] Çatal tırnaklı olmayan, geviş getirmeyen hayvanlarla, kartal şahin, toy, vs. kuşları mekruh sayarak yemi-yorlardı.[553] Deniz hayvanlarından kanatsız ve pulsuz olanlarını haram sayıyorlardı.[554] Ibn Abbas'm naklettiğine göre, yukardaki tarife uymadığı için yılan balığım da yemiyorlardı.[555] Ayrıca Tev­rat'ın emri gereğince etli ile sütlülerin aynı kapta pişirilmesi, aynı dolapta saklanılması, bulaşıklarının aynı kapta yıkanması da yasaktı.[556] Tevratm çeşitli yerlerinde kötülüğü anlatılmasına rağmen, bu dönem yahudileri içki üretip, içiyorlardı. İçkiyi yasak kabul etmiyorlardı.[557]

 

P) Faiz:

 

Yahudiler arasında faiz kesin olarak yasaklanmıştı. Ancak bir yahudinin, yahudi olmayanlara faizle borç vermesi yasak de­ğildi.[558] Hz. Peygamber Medine'ye hicret etmeden önce, Medine ve civarında bulunan yahudiler arasında faizcilik çok yaygındı. Bu bölgede yaşayan yahudiler, etraflarındaki kimselere faizle borç para vermişler, borçlarım ödeyemeyenlerin mülk ve arazilerine el koyarak zenginleşmişlerdi.[559]

 

Dördüncü Bölüm

 

HRİSTİYANLAR VE BAZI GELENEKLERİ

 

A) Taharet:

 

Asr-ı Saadette, Pavlus'un emrine girmemiş, Musevilikle irti­batım koparmamış bazı Hristiyan tarikatları vardı. Bunlar Muse-vi-Hristiyanlar olarak da adlandırılmaktadır, işte bu tarikat mensupları, ibadetlerinden önce abdest almaktaydılar.[560] Gusül abdesti ise başlangıçta Hristiyanhkta da mevcut olmasına rağ­men, Hristiyan azizlerinden Pavlus'un tasarrufları sonucu kaldı­rılarak, yerine vaftiz uygulaması getirilmiştir, ilk Hristiyanlar-dan Ebonitler'de guslün mevcut olduğu kaydedilmektedir.[561] Halçn vaftizde su kullanılması, Doğu Kilisesinde, vaftiz edilen kimsenin tamamen suya batırılması, vaktiyle Hristiyanlarda da guslün var olduğunu gösteren hususlardandır.[562] Hz. Peygamber döneminde, vaftiz edilecek kimseler "Ma'mudiye" denilen sarımtırak bir suya batırılır ve buna ta'mid (vaftiz) denirdi. Gerçekten Hristiyan ol­mayı da buna bağlarlardı. Bu husus Kur'ân-ı Kerim'de de haber verilmiştir.[563]

 

B) Namaz:

 

Ashab-ı Kehf le ilgili olarak Kur'ân'da geçen "Mescid" kelime­si ilk Hristiyanların namaz kıldıklarını göstermektedir.[564] Lût Gö­lü nde bulunan ve Essenîler'e ait olan bazı vesikalarda "Mescid" kelimesi kullanılmaktadır. Bu vesikalarda "Bizim ibadet ettiği­miz yer, Tanrı için başımızı koyduğumuz yerdir1' denilmektedir.[565]

Nabatî ve Süryanî dillerinde, tapınılan ve kutsal varlıklar önünde diz çökülen yer anlamında "Masgeda" kelime kullanılmıştır.[566] Ay­rıca, Doğu Hristiyanları, kendi ibadetlerine "Salat" adım vermek­teydiler. Bundan hareketle bazı müsteşrikler, islâm'daki nama­zın Doğu Hristiyanları'ndan esinlenerek tanzim edildiğini ileri sürmüşlerdir.[567] A. J.Wensinck ise, namazla Yahudi ve Hristiyanla-ruı dini âyinleri arasında benzerlik kurmakta ve Aramice'de Selo-ta kelimesinin katlamak, bükmek anlamında olup, namaz gibi âyin şeklindeki dua manasına kullanıldığını söylemektedir.[568] Bu durum, namaz ibadetinin Hristiyanlara da emre dil diğini ve Hz. Peygamber'in çağında Doğu Hristiyanlarmın tahrif edilmiş şek­liyle de olsa, bunu devam ettirdiklerim göstermektedir. Nitekim Hristiyanlarm ibadetinde de namazda olduğu gibi, kıyam, secde ve kade durumları göze çarpmaktadır.[569] Süryanilerin ise rüku ve sücudlu namazları olduğu nakledilmektedir.[570] Asr-ı Saadette Hristiyanlar da Yahudiler gibi Kudüs'e dönerek ibadet etmektey­diler. [571]

 

C) Yıllık İbadet Ve Bayram Günleri:

 

1- Noel Bayramı

 

Hristiyanhğm en büyük iki bayramından birisidir ve ilk ola­rak 336'da kutlanmaya başlanmıştır. Ortaçağ başlarında Doğu Hristiyanları, Noel'i 6 Ocak'ta kutluyorlardı. Daha sonra Gregori-us'un teklifi üzerine 25 Aralık'ta kutlanmaya başlandı. Hz. isa'nın doğumu vesilesiyle kutlanılan bu bayramın, miladî tak­vim yılı başlangıcı olan Yılbaşı ile bir ilgisi yoktur.[572] Bu bayramda kiliselerde âyin yapılır, Eski Ahid ve Inciller'den parçalar okunur­du. [573]

 

2- Paskalya

 

Hz. isa'nın dirilişini sembolize eden bu bayram Hristiyanlı-ğın en büyük bayramıdır. Nisan ayının 15'inden so   "aki pazar'a tesadüf etmektedir. Bu bayram bir hafta sürerdi. Bu süre içinde Hz. isa'nın çektiği cefaları dile getiren incil metinleri okunmak­taydı.[574] Pazar günü ise Kiliselerde törenler düzenlenir, Paskalya çörekleri hazırlanır, Paskalya yumurtası pişirilir, dualar edilirdi. [575]

 

3- Meryem Ana Günü

 

Ağustos'un 15'ine yakın Pazar günü kutlanır ve bu günde kadınlara kızlara Hz. Meryem'in iffeti temsili olarak anlatılırdı. Bütün Hristiyan mezhepleri, Hz. isa'nın annesi Hz. Meryem'in göklere çıktığı günü törenlerle kutlayıp bayram düzenlerlerdi. [576]

 

D) Cenaze İle İlgili Gelenekler:

 

ilk devir Hristiyanları cenazelerini yıkıyorlar, kefenliyorlar, daha sonra da toprağa defnediyorlardı. Bu husus indilerde ve Hristiyanlığm diğer kutsal metinlerinde belirtilmektedir.[577] Hris­tiyan cenazeleri, ölünün başı Kudüs'ü gösterecek şekilde mezara defnedilirdl Papazın ölünün mezarı başında bir konuşma yapma­sı bir gelenekti. Kutsal metinlerden bazı kısımlar okunması, dua­lar yapılması da âdetti. [578]

 

E) Oruç:

 

Oruç ibadeti Hristiyanlık'ta da mevcut olup, Kilise'nin üçün­cü emridir.[579] Ancak oruçla perhiz aynı manada mütalaa edilmiş­tir. Kur'ân-ı Kerim'deki, orucun daha Önceki milletlere de farz kı­lındığından bahseden ayetten, vaktiyle bu ibadetin Hristiyanlara da farz kılınmış olduğunu anlıyoruz.[580] Kaydedildiğine göre Hris­tiyanlara da Ramazan orucu farz kılınmıştı. Fakat daha sonra onlar, çeşitli sebeplerle bu orucun vaktini değiştirip, sayısını elli güne çıkarmışlardı. Orucun keyfiyetini de değiştirerek, perhize dönüştürmüşlerdi.[581] Inciller'de de Hz. Isa ve ilk Hristiyanlarm tuttukları oruçtan bahsedilmektedir.[582]

Hristiyanhğm ilk asırlarında, Hz. isa'nın çarmıha gerildiğine inanılan "ızdıraplar Cuması"nın orucu halk arasında yaygındı. Ayrıca bir çok ülkede her Çarşamba ve her Cuma günü oruç tutul­maktaydı.[583] Hristiyan inancına göre Hz. îsa Çarşamba günü ele verilmiş, Cuma günü haça gerilmiş, cumartesi günü de gömül­müştü. Bu sebeple bu günler, tevbelerin kabul edildiği günler sa­yılır ve bu günlerde oruç tutulurdu. Hristiyanlar Asr-ı Saadet'te bu geleneği sürdürmekteydiler. Bu yüzden Hz. Peygamber, onla­ra muhalefet etmek maksadıyla, sadece Cuma, Cumartesi ve Çar­şamba günleri oruç tutulmasını yasaklamıştı.[584] Bunun dışında Hristiyanlar Çareme (Büyük Perhiz) denilen "Kırk Günlük" bir süre boyunca da oruç tutmaktaydılar. Bu, Paskalya Günü'nde sona eren bir perhiz süresiydi. Bu oruç, Hz. isa'nın tuttuğu kırk günlük orucu taklid etmek gayesiyle tutulurdu. Miladî III. asır­dan sonra ortaya çıkmıştı.[585] Perhiz ise, et ve et sularına, süt ve tereyağma karşı yapılırdı. Hristiyanlarm tuttuğu diğer bazı oruç günleri de vardı.[586]

 

F) Hac:

 

Ortodokslar tarafından, Kudüs'e yapılan ziyaret için kullanı­lan "Hagia-Hadg" kelimesi, Hristiyanlarm hac ibadetiyle olan ilgilerini göstermektedir. Orta Çağ'da Hristiyanlar, günahlarım affettirebilmek için hac yaparlardı. Hac ise, Hz. isa'nın hayatına ait hatıraların bulunduğu mukaddes yerlere, Roma'daki dini li­derlerin bulunduğu mukaddes merkezlere, bazı din büyüklerine nisbet edilen kutsal yerlere gitmekle ifa edilirdi. Hristiyan Mez­hepleri haccın farz oluşu konusunda ittifaka varamamışlardır. Genel manada düşünülecek olursa, Hristiyanlık'ta haccı ifa ede­bilmek için Kudüs'e gidilirdi. II. Asırdan itibaren Beytü'l-Lahim (Betlehem) ve Zeytindağı esas hac yerleri olarak kabul edilmiş ve ziyaret mahalli haline getirilmiştir.[587]

Hristiyanlık'ta, Hz. isa'nın çarmıhını taşıyarak Golgota'ya kadar yürüdüğüne inanılan yola "Hac yolu" denilmektedir.[588] Bu açıdan Kudüs, Yahudi ve Hristiyanlarca hac için mühim bir ziya­ret yeridir. İnançlarına göre, Hz. isa'nın çarmıha gerildiği Golgota tepesi, Hz. İsa'nın mezarı, Kamame Kilisesi vs. yerler önemli me­kanlardır. Kudüs, 4. Asırdan beri aralıksız olarak hac merkezliği yapmaya devam etmiştir. Konstantin zamanında Çarmıh Tepe-si'nde bazı kiliseler inşa edilmiş, Hz. isa'nın gömülü olduğu ileri sürülen bir mağara keşfedilmiştir.[589]

 

G) Sünnet Olma:

 

Luka incil'inde kaydedildiğine göre, Hz. Isa doğumunun 8. günü sünnet edilmiştir.[590] Katolik Hristiyanlar da 4. asra kadar Hz. İsa'nın sünnet olduğu 1 Ocak tarihini bayram olarak kutla­mışlardır.[591] Latin Kilisesi'nde kutlanması mecburi olan yortular arasında Hz. isa'nın Sünneti (Sirkonsizyon) de bulunmaktaydı.[592] Hz. Isa zamanında ilk hristiyanlardan bir grub, "Sünnet, kalbi bü-rüyen perdeyi atmaktır" diyerek, bu geleneği terketmişlerdir. Halbuki Pavlus, kendisi de sünnet olmuştu.[593]

Sünnek geleneği, Musevî Hristiyanlar veya Sünnet Kilisesi diye adlandırılan Hristiyanlar tarafından devam ettirilmiştir. Bu Musevî-Hristiyanlara göre Pavlus, hain ve iki yüzlü bir düşman­dı. Onlardan kalan belgeler bu hususa işaret etmektedir. Musevî-Hristiyanlar, Batı'da çok çabuk erimiş, ancak Doğu'da Filistin, Arabistan, Doğu Ürdün, Suriye ve Mezopotamyada 4. asra kadar varlıklarım devam ettirmişlerdir. Bazı izleri, Sami kültürünü yi­tirmeden Büyük Kilise geleneğine yetişmiştir. Habeşistan ve Kai­de Kiliselerinde onların izleri devam etmiştir.[594] Hristiyanlarda sünnet olmayı emreden tek kilise ise Habeşistan Kilisesi idi.[595]

Barnaba İncilinde de sünnetten bahsedilmekte, sünneti kal­dıran Pavlus ve arkadaşları küfür taliminin müjdecileri olarak suçlanmaktadır.[596] Musevî Hristiyanlar'dan olan Mısır'daki Hris­tiyanlar arasında da sünnet devam etmişti.[597] Ancak bu Kilise'ye bağlı olmayan diğer hristiyanlar, sünneti terketmişlerdi. Arap şairlerinden Îmruul-Kays, bir defasında Bizans İmparatoru ile hamama girmiş ve onun sünnetsiz olduğunu görmüştü.[598] Hadis kaynaklarımızın naklettiği bir rivayetten de Hz. Peygamber çağında Rumlar'm sünnet olmadığını anlamaktayız. Buna göre Bizans İmparatoru Hirakl, gökyüzüne bakmış, "Sünnetlilerin Hükümdarının" zuhur ettiğini görmüş ve tebaası arasında kimle­rin sünnet olduğunu sormuş, kendisine Yahudilerin sünnet ol­dukları bildirilmişti.[599] Hz. Hasan, Hz. Peygamber zamanında Rum ve Habeş asıllı olan bazı kimselerin müslüman olduklarını, ancak bunlara sünnet olmalarının emre dilmediğini söylemiştir.[600] Guseym b. Kelib ise, dedesinin Hz. Peygamberin huzurunda müs­lüman olduğunu ve Hz. Peygamberin dedesine, "Sünnet olmasını emrettiğini, nakletmiştir.[601] Bu durum, Hz. Peygamber dönemin­de sünnet olanlar ve sünnet olmayanlar diye iki grup hristiyan topluluğunun mevcut olduğunu göstermektedir. Bu dönemde sünnet olan Hristiy ani arın, Musevî-Hristiyan geleneğinin izleri­ni taşıdıkları açıktır. [602]

 

H) Nikâh :

 

Hristiyanlık'ta evlilik bir Tanrı buyruğu, dini bir görev olarak kabul edilir. Evlenme papazın idaresinde gerçekleşir. Evlilik an­laşması, Hz. İsa tarafından bir sır haline getirilmiştir. Nikah töre­ni esnasında İncil'den parçalar okunur, ilahiler söylenir ve yeni evlilerin mutlu olmaları için dualar edilir.[603] İlk dönem hristiyan-larında düğün ziyafeti de verilirdi.[604] Biraz şekil değiştirmiş olarak mehir uygulamasına benzer bir gelenek de mevcuttu ve buna "Drahoma" denilmekteydi.

Hz. Peygamber döneminde Hristiyan Rumlar, "Gıyle" denilen bir uygulamaya başvuruyorlardı. Gıyle, bir kimsenin emzikli olan hanımıyla cinsel ilişkide bulunmasıydı. Hz. Peygamber bunu ya­saklamak istemişse de sağlık açısından zararsız olduğu gerekçesiyle vazgeçmiştir.[605]

Hristiyanlarda, yasak olan günlerde evlenme töreni yapıla­mazdı.[606] Ayrıca Rahiblik ve Rahibelik adı altında evlenmeme teş­vik edilmiştir. Bu hususu da Pavlus yerleştirmiştir. Ruhbanlık, aslında Hristiyanlık'ta olmayan bir meslektir.[607] İslâm'ın geldiği dönemde de yürürlükte olan bu uygulamayı Hz. Peygamber red­detmiştir.[608]

Inciller, evlenilmesi yasak olan kimseler konusunda Tevrat'ı izlemektedirler. Bu sebeple, yakınlar arası evlilik Hristiyanlarda da yasaktır. Anne-baba, kardeş, süt kardeş, hala, teyze gibi kan yakınlığı, kızkardeşi yaşarken baldız, üvey çocuk gibi aile yakınlı­ğı olan kimselerle evlenilmezdi. Bir baba üvey kızıyla evlenemedi-ği gibi, üvey kardeşle de evlenilemezdi.[609] Evli bir kadınla da evle­nilmezdi. Hristiyanlık'ta boşanma olmadığı için, evli bir kadının kocasını bırakıp bir başkasıyla evlenmesi de söz konusu olamazdı ve bu bir zina sayılırdı.[610] Vaftiz anne-babası ile vaftiz evladı ara­sında da evlenme yasaktı. Yabana din mensupları ile de evlenile­mezdi. Kilise'nin ilk yıllarında buna izin verilmişse de,,sonraları bu kesin olarak yasaklanmıştır.[611] Orta Çağ'da yabancı din men­suplarıyla evlenen hristiyanlara çok sert davramlmış, bunlar ya­kılarak idam edilmişti.[612]

Orta Çağ ve daha sonraki devirlerde hristiyanlar arasında çok evlilik yaygındı. Eski ve yeni Ahid'in hiç bir cümlesi bunu yasaklamamıştı. İlk asırlarda hiç bir konsil veya din işleri kurulu da buna karşı çıkmamıştı. Orta Çağ'da papazlar bile çok kadınla evlenebilmekteydi. Üstelik Hristiyan din büyüklerinden Saint Chrisostum, Saint Ağustm, Papa Gregoir vs. kimseler, çok evlili­ğin caiz olduğunu söylemekteydiler. Büyük Konstantin'in oğlu Velenintanus, Frank Kralı Clother ve oğulları, Pepin ve Charla-gamne, Alman İmparatorları çok kadınla evlenmişlerdir. Romalılarda çok kadınla evlilik fiilen çok yaygındı. Bu gelenek Hristiyan-lık'tan sonra da devanı etmişti. Roma imparatoru II. Valentinien çok kadınla evliliği mubah sayan bir emir çıkarmış, ancak hiçbir hristiyan din adamı itiraz etmemişti. Bu durum, imparator Jüsti-nien zamanına kadar böyle devam etmiş, Jüstinien iktidara gelin­ce çok evliliği yasaklamıştı. Ancak bu yasak da hristiyanlardaki çok evlilik geleneğini değiştiremedi ve bu husus 19. asra kadar de­vam etti.[613] Bundan sonra tek eşlilik yerleşmeye başladı. [614]

 

I) Boşanma:

 

Elde mevcut indilerde yer alan ifadelerden, Hıristiyanlık'ta boşanmanın caiz olmadığını anlamaktayız. Hz. isa'ya isnad edi­len bu sözlerde, boşanan kimselerle evlenenlerin zina yapmış ola­cakları belirtilmektedir.[615] Pavlusun da boşanmaya karşı çıktığı, yazdığı mektuplarından anlaşılmaktadır.[616]

Hz. İsa'dan nakledildiğine göre, eşlerden birisinin zina yap­ması durumunda boşanmaya cevaz verilmiştir.[617]

Hristiyanlığa göre, meşru ve kutsallanmış bir evliliğin bozul­ması imkansızdır. Yalnız ölüm evlenme anlaşmasını bozabilir. Eşlerden birinin Hristiyanlık'tan çıkması ya da ayrı bir dine men­sup olması da sebep olması da ayrılık sebebi sayılmaktadır.51 Fakat zina durumunda boşanmaya cevaz verdiği kaydedilen Hz. isa'nın, mutlak anlamda boşanmayı kaldırdığını söylemek doğru olmamalıdır. Ayrı dinden olma durumunun da boşanma sebebi sayıldığı Hristiyanlıkta, aslında şiddetli geçimsizlik sebebiyle de boşanmaya izin verildiği, fakat bunun sonraki kimselerin tasar­rufları sonucu ortadan kaldırıldığı düşünülebilir.[618]

 

İ) Yiyecek - İçecekler:

 

Hıristiyanlık'ta, kan, putlara kurban edilenler ve boğulmuş olanları yemek yasak kılınmıştır.[619] Cuma ve diğer perhiz günle­rinde de et yemek yasaktı. Bu perhiz, et suları, süt ve tereyağını da kapsamına almaktaydı.[620]

Domuz eti yemek ise Hristiyanlık'ta helal sayılmıştır. Ancak ilk Hristiyanîık (Musevi Hristiyanlar), domuz etini pis olduğu ge­rekçesiyle haram saymaktaydılar.[621] Hristiyan azizlerinden Pet-rus da ilk önceleri domuz etini murdar saymaktaydı.[622] Bütün bu hususlardan, domuzun Hz. Isa zamanında haram kılındığını, on­dan sonra Pavlus ve Petrus gibi kimselerin faaliyetleri sonucu he­lal sayıldığım anlamaktayız. Petrus'un Yafa şehrinde gördüğü bir rüya delil gösterilerek, domuz helal sayılmıştır.[623] Pavlusun mek­tuplarında da domuz etine cevaz verdiği görülmektedir.[624]

Hristiyanlığın ilk kaynaklarında içkiden sakmdınldığı görül­mektedir. Pavlus, "Şarapla sarhoş olmayın, onda edebsizlik var­dır" demiştir.[625] Luka Incili'nde ise, Hz. Yahya'nın vasıfları anlatı­lırken 'Rabbin meleğinin, onun şarap ve içki içmeyeceğini haber verdiği' anlatılmaktadır.[626] Ancak daha sonraları içki, Hristiyan ibadetinin içine dahil edilmiştir. Kilise, şarabın Hz. isa'nın kam olduğunu ileri sürmüştür. Çeşitli kiliselerde ekmek ve şarabla ko-münyon âyini yapılır olmuştur.[627]

 

BİBLİYOGRAFYA

 

Ahmed Emin, Yevmü'l-îslâm, Kahire 1958

Ahmed b. Hanbel, Müsned, I-VI, istanbul 1982A402

Alûsî, Ebu"l-Fadl Şihabüddin es-Seyyid Mahmûd (v. 1270), Ruhu'l-Meanî fi Tefsîri'l-Kurâni'l-Azîm ve's-Sebil-Mesânî,

I-XXX, Beyrut tarihsiz. Atar, Fahrettin, İslâm Adliye Teşkilâtı,Ortay a Çıkışı ve işleyişi,

Ankara 1979

Ateş, Ali Osman, Sünnet'in Kabul ve Reddettiği Cahiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Adetleri, Basılmamış Doktora tezi, izmir 1989

Aynî, Bedrüddîn Ebu Muhammed Mahmud b. Ahmed (v. 855),, Umdetü'l-Karî li Şerhi Sahîhi'l-Buharî, I-XXV, Beyrut tarihsiz (el-Müniriyye baskısından ofset).

Barnaba (Barnabas), încil-i Barnaba (Arapçaya tercüme: Halil Seâde), Mısır 1905

Barnaba (Barnabas), The Gospel of Barnabas, Karachi 1974

Bayat, Ali Haydar, Tarihte Sünnet ve Tarihimizde Folklorumuzda Sünnet ve Sünnet Şenlikleri, Basılmamış Doçentlik

Tezi, izmir 1979 Belâzurî, Ahmed b. Yahya (v. 279), Ensâbü'l-Eşrâf, Tahik: M. Hamidullah, Mısır 1959. Beyhakî, Ebu Bekr Ahmed b. el-Hüseyn (v. 458), es-Sünenü'l Kübra, I-X, Haydarabad-Dekkan 1344-1355 Bilmen, Ömer Nasûhî, Hukûk-ı îslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, I-VIII, istanbul 1967-1970. Brockelmann, C, İslâm milletleri ve Devletleri Tarihi, Tercüme:

N. Çağatay, Ankara 1954 Bucaille, Maurice, Müsbet İlim Yönünden Tevrat-lnciller ve Kur'ân, Tercüme: M. Ali Sönmez, Ankara 1984

Buharı, Ebu Abdillah Muhammed b. ismail (v. 256), el-Câmiu's-Sahlh, I-VIII, istanbul 1979

Buharî, el-Edebü'1-Müfred, 2. baskı, Kahire 1379.

Buhl, Fr. MEB islâm Ansiklopedisi, Tavaf Maddesi

Cerrahoğlu, ismail, Kur'ân-ı Kerim ve Hanîfler. (Makale), Anka­ra Üniversitesi ilahiyat Fakültesi sayı:XI, Ankara 1963

Cevheri, İsmail b. Hammad (v. 393), es-Sıhah Tacü'l-Lüğa ve Sıhahi'l-Arabiyye, I-VI, 2. baskı Beyrut 1399

Cilacı, Osman, İlahî Dinlerde Oruç, Hac ve Kurban, izmir 1980

Cohen, A., Le Talmud, Paris 1950

Çağatay, Neşet, İslâm'dan Önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, 4. baskı, Ankara 1982

Darekutnî, Ebul-Hasen Ali b. Ömer (v. 385), Sünen, Tahkik: Ab­dillah Haşim Yemanî, I-IV, Kahire 1386

Darimî, Ebu Muhammed Abdillah b. Abdirrahman (v. 255), Sü­nen, I-II, Dımaşk 1349

Descuffı, Gluseppe, Hristiyan Dini, 2. baskı 1955

Descuffı, Gluseppe, Dinler Tarihi Ansiklopedisi, I-IIÎ.

Ebu Davud, Süleyman b. el-Eş'âs es-Sicistanî (v.275), Sünen, Tahkik: izzet Ubeyd ed-De'âs-Adil es-Seyyid, I-V, Hıms 1388-1394

Epstein, Isidore, Judaism, Penguin Books, Londonl960.

Ezrakî, Ebu'l-Velid Muhammed b. Abdillah (v. 244), Ahbâru Mek­ke ve Mâ Câe fıhâ mine'l-Âsâr, Tahkik: Rüşdî es-Salih Melhas, I-II, 3. baskı Mekke 1399; Kabe ve Meke Tarihi, Tercüme: Y. Vehbi Yavuz, istanbul 1974

Fayda, Mustafa, İslâmiyet'in Güney Arabistana Yayılışı, Ankara 1982

Hâkim, Ebu Abdillah Muhammed b. Abdillah en-Nisaburî (v. 405), el-Müstedrek ale's-Sahîhayn, I-IV, Beyrut, tarih­siz.

Halebî, Ali b. Burhaneddîn (1044), İnsanü'l-Uyûn fi Sîreti'l-Emîn ve'l-Me'mûn, I-III, Mısır 1384

Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, Tercüme: Salih Tug, I-II, 4. baskı, istanbul 1980

Hamidullah, Muhammed, Rasûlullah Muhammed, Tercüme: Sa­lih Tuğ, istanbul 1973

Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslâm 2 / 303

Hamidullah, Muhammed, İslâm Müesseselerine Giriş, Tercüme: ihsan Süreyya Sırma, istanbul 1984.

Hatiboğlu, M. Said, Batıdaki Hadis Çalışmaları Üzerine, (Teb­liğ), Uluslararası Birinci islâm Araştırmaları Sempoz­yumu, izmir 1985, s. 81-94.

Ibnü'l-Cevzî, Ebu'l-Ferec Abdurrahman b. Ali (v. 597), Kitâbü'l-Vefâ bi Ahvâli'l-Mustafâ, Mısır 1382

Îbnü'1-Esîr, Mecdüddin Ebü's-Seâdet el-Mübârek b. Muhammed el-Cezerî (v. 606), en-Nihâye fi GarlbVl-Hadls, Tahkik: Tâhir Ahmed ez-Zâvî-M. Muhammed et-Tanahî, I-V, Beyrut, tarihsiz.

Ibnü'1-Esîr, Izzüddîn Ebu'l-Hasen Ali b. Muhammed el-Cezerî v. 630), Üsdü'l-Ğâbe Fî Ma'rifeti's-Sahâbe, Tahkik: M. ib­rahim el-Bennâ, Ahmed Âşûr, I-VII, 1970

Îbnü'1-Esîr, el-Kâmilu FVt-Târih, I-XI, Beyrut 1385

Ibn Habîb, Ebu Ca'fer Muhammed (v. 245), Kitabü'l-Muhabber, Beyrut tarihsiz, (Haydarâbâd 1361 baskısından ofset).

Ibn Habib, Kitabü'l-Munammak fi Ahbâri Kureyş, (Tahkik: Hur-şid Ahmed Faruk), Beyrut 1405

Ibn Hacer, Şihabüddîn Ahmed b. Ali el-Askalânî (v. 852), Fethu'l-Barî bi Şerhi Sahihi'l-Buharî, I-XIII, Beyrut tarihsiz (Bulak 1300 baskısından ofset).

Ibn Hişam, Ebu Muhammed Abdülmelik (v. 218), es-Sîretü'n-Ne-beviyye, Tahkik: Mustafa es-Sakka - ibrahim el-Ebyarî, Abdülhafzz Şelebî, I-IV, 2. baskı, Beyrut 1391

Ibn tshak, Muhammed (v. 151), es-Sîretü'n-Nebeviyye, tahkik: M. Hamidullah, Konya 1401

îbn Kayyım el-Cevziyye, Şemsüddîn Ebu Abdillah Muhamed b. Ebî Bekr (v. 750) Zadü'l-Mead fl Haca Hayri'l-Ibad, I-IV, Beyrut 1392.

Ibnül-Kelbî, Ebü'l-Münzir Hişam b. Muhammed es-Saib el-Kelbî (v. 204), Kitabü'l-Asnam, Tercüme: Beyzâ Düşüngel, Putlar Kitabı, (Metin ve tercüme birlikte neşir), Ankara 1961.

tbnü Kesîr, Ebu'1-Fidâ ismail (v. 774), el-Bidaye ve'n-Nihaye, I-XIV, Kahire 1351. Ibn Mace, Ebu Abdillah Muhammed b. Yezid el-Kazvinî (v. 275),

Sünen, Tahkik: M. Fuad Abdülbâkî, I-ÎI, Kahire 1372-1373. tbn Sa'd, Ebu Abdillah Muhammed (v. 230), et-Tabakâtü'l-Kübrâ, I-IX, Beyrut 1388 el-Kalî, Ebu Ali İsmail b. el-Kasım el-Bağdadî (v. 356), Kitabü'l-

Emalî, I-III, 2. baskı, Mısır tarihsiz. Karaman, Hayrettin, Mukayeseli İslâm Hukuku, istanbul 1974

Kardavî, Yusuf, İslâm'da Helal ve Haram, Tercüme: Ramazan Nazlı, 4. baskı, istanbul, tarihsiz.

Kastallanî, Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed (v. 686), İrşâdü's-Sârî li Şerhi Sahihi'l-Buhart, I-XII, Kahire, 1326

Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, istanbul 1949

Kirmanı, Ebu Abdillah Muhammed b. Yusuf (v. 786), el-Kevaki-

bü'd-Dürari Fî Şerhi Camii's-Sahih li'l-Buharî, I-XXV,

Beyrut 1981 Koksal, M. Asım, islâm Tarihi, (Mekke Devri, Hz. Muhammed ve

islâmiyet) istanbul 1981 Koksal, M. Asım, islâm Tarihi, Medine Devri, Hz. Muhammed ve

islâmiyet), I-XI, istanbul 1980-81 Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (v. 671),

el-Câmi li Ahkami'l-Kur'ân, I-XX, 3. baskı, Kahire

1387. Kutub, Seyyid, Fî Zılali'l-Kur'ân (Tercüme: Emin Saraç, ismail

Hakkı Şengüler-Bekir Karlığa), 2. baskı, istanbul 1971 Kuzgun, Şaban, Hz. İbrahim ve Haniflik, Ankara 1985 Lewis, Bernard, Tlıe Arabs in History, (Arapçaya tercüme: Nebiye

Emîn Fâris-Mahmud Yusuf Zayid), "el-Arab fi't-Tarih",

Beyrut 1954 Malik b. Enes, imam (v. 179), el-Muvatta, Tahkik: M. Fuad

Abdüibakî, I-II, Kahire 1370. Mâverdî, Ebu'l-Hasen Ali b. Muhammed b. Hasen (v. 974), Kitâbü

Ahkâmi's-Sultaniye, Tercüme: Ali Şafak, istanbul

1976. Mergmanî, Burhânüddin Ali b. Ebî Bekr (v. 593), el-Hidaye, I-IV,

Kahire 1384 Meydan Larousse, I-XII, istanbul 1969-1973.

Miras, Kâmil, Sahih-i Buhar' Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terceme-si, 4. baskı, Ankara 1976.

Moberg, A., MEB, islâm Ansiklopedisi, Nesî Maddesi. Mu'allaka-tü's-Seb'a, Tercüme: Şerafeddin Yaltkaya, "Yedi Askı", istanbul 1985

Müslim, Ebu'l-Hüseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî (v. 261), el-Câmiu's-Sahih, Tahkik: M. Fuad Abdülbâkî, I-V, Mısır 1374-1375

Neciramî, Ebu Ishak ibrahim b.Abdillah, Eymanü'l-Arab fi'l-Ca-hiliyyeti, 2. baskı, Mısır 1382.

Nedvi, Ebu'l-Hasen Ali Hasenî, Dört Rükün, Tercüme: ismet Er-söz, Konya 1969.

Nedvî, Seyyid Süleyman, Asr-ı Sadet, Tebligat ve Talimat, Tercü­me: Ali Genceli, istanbul 1967.

Nesaî, Ebu Abdirrahman Ahmed b. Şuayb (v. 303), Sünen, (C. Suyûtî'nin Şerhi ve Sindî'nin haşiyesi ile birlikte), I-VIII, istanbul 1401.

Nevevî, Ebu Zekeriyyâ Yahya b. Şerafüddin (v. 676), el-Minhac fi Şerhi Müslimi'bni'l-Haccac, I-XVIII, 2. baskı, Beyrut 1392

Olgun, Tahir (Mevlevi), Müslümanlıkta İbâdet Tarihi, 2. baskı, istanbul 1963

Örs, Hayrullah, Musa ve Yahudilik, istanbul 1966

Özkuyumcu, Nadir, Hz. Peygamber Devrinde Yahudilere Karşı Güdülen Siyaset, izmir 1985, Neşredilmemiş Yüksek Lisans Tezi.

Razı, Fahrüddin Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer (v. 606), Me-fatihu'l-Ğayb Tefsîru Kebîr), I-XXXII, Tahran, 2. bas­kı. (1937 Mısır baskısından ofset).

Rodinson, Maxime, Hz. Muhammed, Tercüme: Atilla Tokatlı, is­tanbul 1968

Sarıkçıoğlu, Ekrem, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, is­tanbul 1983

Sendubî, Hasan, Şerhu Divan-ı îmruVl-Kays, 5. baskı, Kahire, ta­rihsiz.

Serahsî, Ebu Bekr Muhammed b. Ebî Sehl Ahmed (v. 483), Kitâbü'l-Mebsut, I-XXX, 2. baskı, Beyrut, tarihsiz

Seydişehrî, Mahmud Es'ad, Tarih-i îlm-i Hukuk (Medhal), Dersaadet, 1327-1329. Suyutî, Celalüddîn Abdurrahman b. Ebî Bekr (v. 911), el-Camiu's-Sahih fi Ehadisi'l-Beşîri ve'n-Nezîr, I-II, 5. baskı,

Kahire 1383

Sübkî, Mahmud Muhammed Hattab (v. 1352), el-Menhelü'l-Az-bü'l-Mevrud Şerhu Süneni'l-lmam Ebî Davud, I-X, 2. baskı, Mısır 1394

Süheylî, Ebu'l-Kasım Abdurrahman b. Abd el-Endülüsî (v. 581), Ravdu'l-Unuf fi Şerhi SîretVn-Nebeviyyeti li'bni'l-Hi-şam, Tahkik: Abdurrahman el-Vekil, I-VII, Kahire 1387

Şehristanî, Ebu'1-Feth Muhammed b. Abdilkerîm (v. 584), el-Mi-lel ve'h-Nihal, Tahkik: Muhamed Seyyid Gaylanî, I-II, Mısır 1381

Şevkanî, Muhammed b. Ali es-San'anî (v. 1250), Neylü'l-Evtar Şerhu Münteka'l-Ahbar, I-VIII, Mısır tarihsiz

Taberî, Ebu Ca'fer Muhammed b. Cerîr (v. 310), Camiu'l-Beyan an-Te'vîl-i Ayi'l-Kur'ân, I-XXX, 2. baskı, Mısır 1373

Taberî, Târihu'l-Ümem ve'l-Mülûk, Tahkik: M. Ebu'1-Fadl Ibra-him, I-XI, 2. baskı, Beyrut 1387.

Tirmizî, Ebu Isa Muhammed b. îsa (v. 279), Sünen, Tahkik: A. Muhammed Şakir - M. Fuad Abdülbakî - İbrahim Adve Avad, I-V, Kahire 1356

Tirmizî, Tesmiyetü AshabVn-Nebî, Tahkik: Ali Yardım, DEÜ, ila­hiyat Fak. Dergisi, sayı: II, s. 291-348, izmir 1985.

Tümer, Günay, Dinler Tarihi, Ankara 1988

Uğur, Müctebâ, Hicrî LAsırda İslâm Toplumu, istanbul, 1980.

Wensinck,A. J., MEB, İslâm Ansiklopedisi, Kıble Maddesi.

Wensinck,A. J., MEB, İslâm Ansiklopedisi, Teyemmüm Maddesi.

Wensinck,A. J., MEB, İslâm Ansiklopedisi, Niyet Maddesi

Wensinck,A. J., MEB, İslâm Ansiklopedisi,  Salat Maddesi

Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi (v. 1358/1942),Hak Dini Kur'ân Dili, Yeni Mealli Türkçe Tefsir, I-IX, istanbul 1979. Zebidî, Muhammed Murtaza el-Hüseynî el-Vasıtî (v. 1206)

Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslâm 2 / 307

Yazır, Eîmalılı M. Hamdi, Tacü'l-Arûs, I-X, Beyrut, tarihsiz, Mı­sır 1306 baskısından ofset.

Zevkenî, Kadı Ebu Abdillah el-Hüseyn b. Ahmed v. 486), Şerhu Muallakati's-Seb'a, Beyrut 1382.

Zeydan, C, İslâm Medeniyeti Tarihi, Tercüme: Zeki Megamiz, I-V, istanbul 1974. [628]


Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş

 

Ali Osman Ateş 1954 yılında Konya'da doğdu. Ladik ilkokulunu bitirdikten sonra Manisa İ.H.L.den mezun oldu. 1978 yılında Erzurum İslâmî İlimler Fakültesi Tefsir-Hadis bölümünden mezun oldu. 1983 yılın­da Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler En% titüsüne bağlı olarak doktora çalışmasına başladı. 1989 yılında "Sünnetin Kabul veya Reddettiği Ca-hiliye ve Ehl-i Kitap Örf ve Adetleri" konulu tez ile doktorasını tamamladı. 1985 yılında yine Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesine araştırma görevlisi olarak atandı. Halen aynı fakültede çalış­malarını sürdürmektedir. [1

Bu haber 1038 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

ASR-I SAADET

Erdoğan'dan Zaman gazetesine sert tepki

Erdoğan'dan Zaman gazetesine sert tepki Başbakan, Zaman'ın 1. sayfasında yer alan 'İspanya'da polis, iktidar partisine baskın yaptı' başlığ...

HADİS" İKİNCİ EN GÜZEL SÖZLER"

HADİS O güzel Peygamberin sözleri nasıl , kimler, hangi eserlerde topladı biliyormusunuz

NASİHAT

NAMAZ

Bul karayı,al parayı01 Aralık 2013

GALERİ

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

MÜSLÜMANCA YAŞAM

MUHSİN BAŞKAN

ALPEREN

OSMANLI


OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


İSLAM HUZUR

NAMAZINI KIL


YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

ALAHA ISMARLADIM