BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

CAMİYE GELİN

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

ANKET

Türkiye cUMHURİYETİ bAŞKAN aDAYINIZ KİM






Tüm Anketler

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SAYAÇ 08/05/2011




     
 

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

Hasan ÇAĞLAYAN İle Çok Özel Röportaj

Hasan ÇAĞLAYAN İle Çok Özel Röportaj

Tarih 03 Ağustos 2011, 19:03 Editör HÜSEYİN NECATİ

70 öncesi devlet kurumlarına saldıran solcular 70 sonrası şahıslara saldırdı...
İhtilal sonrası sol tüzel kurumlara dokunulmadı ama sağ Ülkücü kurumlara baskı yapıldı

K. Maraş ve Çorum olaylarının daha büyüğü yapılmak istendi fakat biz Ülkü Ocakları yönetici ve başkanları olarak engelledik... Ben bizzat Kayseriye gittim...

Şu süreçte Türkiyenin yapı olarak iyiye gittiğini görüyorum...

Ölümlerin en çok olduğu dönem ocak başkanlığı yaptım...

Mhp ve Bbp birleşsin demiyorum ama görüşmelerinde fayda var.


Abdullah Çatlı Ülkesine Olan Vazifesini Yaptı...

Türk Devleti Yükselecek ve Büyüyecektir.... 

 


Bdp ve Pkk'nın Oyuncağı Elinden Alınmalı...


Haber ARZ:
 Ülkücü Hareketin Sembol İsmi, Ülkücülerin Hasan Abisi Hasan Çağlayan'ı Kendi Dilinden Tanıyabilirmiyiz?

Hasan Çağlayan, Çorum Alaca’nın Sincan köyünde dünyaya gelmiş, çocukluğunu burda geçirmiş, İlkokulu orda bitirdikten sonra Ortaokulu Alaca’da ve netice itibariyle öğretmen okulunu Çorum’da bitirdikten sonra 2 yıl Sivas’ta, 1.5 yıl da Çorum'da olmak üzere 3.5 yıllık bir ilkokul öğretmenliği hayatından sonra Ankara’ya üniversite tahsili için gelmiştir. 1973-74 öğrenci yılları içerisinde Ankara’da ticaret turizm Öğretmen Yüksekokulunda tahsiline başlamıştır.

Öğrencilik yılları içerisinde o günleri hatırladığımız zaman şöyle bir manzarayla karşılaşıyoruz; Şehirler kaynıyor. Üniversiteler onun iki katı daha kargaşanın içerisine düşmüş, sağ-sol kavgası eğitimi tamamen geri plana atmış, üniversitelerin solcu ve sağcı yetiştiren kurumlar haline dönüşmüş olduğu dönemde yükseokul hayatıma başlamış oldum. Gelir gelmez de tabir-i caizse bir savaşın içinde kendimi buldum. Taşradan gelip burada, böyle bir ortamda birden bire bilmediğim bir manzarayla karşılaşmış değilim. Öğretmenlik dönemim içerisinde fikrimle, düşüncelerimle, inançlarımla ilgili kendime bir yol çizmiş idim. Ankara’ya geldiğim zaman bu yolun bir nevi devamını sağlamış oldum. Ankara’ya gelmeden evvel Sivas’ta ve Çorum’da Ülkü-Bir diye ülkücü öğretmenlerin kurmuş olduğu bir dernek vardı. O derneğin bünyesi içerisinde görev yapıyordum. Çorum Alaca ilçesindeki derneğinde muhasipliğini ve kuruculuğunu yapmıştım. Tabi bu çalışmaları yapıp Ankara’ya geldikten sonra zaten bir kimlik ortaya koymuştuk. Gelir gelmez o kavga ortamının içerisinde yaş itibariyle de 3 yıl öğretmenlik yapmış bir kişi olarak yeni gelenlerden biraz daha yaşlı olarak okula başlamamın da katkısıyla ilk yılda bile bir abi konumumuz ortaya çıktı. 1. Sınıftayken 1. Sınıfların abisi olarak üniversite hayatına başlamış olduk.

Haber ARZ / İlknur KOÇ'un Özel Röportajı....


Daha yılı tamamlamadan, Ankarada kurulmuş olan Ankara Ülkü Ocakları Derneği ve Genel Merkez bizim hareketlerimizi, tavırlarımızı, davranışlarımızı, siyasi kimliğimizi ve bu kimlik içerisindeki aktifliklerimizi görerek 1. Sınıfın 2 döneminde Genel Merkez yönetim kurulu üyeliğimize talip oldular. O zaman Sami Bal Genel Başkandı. Kongre yapıyorlardı. Kongrelerine bizi de davet ettiler. O dönem yönetim kuruluna seçildim. 1 yıl Sami Bal’ın genel başkanlığı döneminde Genel Merkez teşkilatlandırmada teşkilatlandırma genel başkan yardımcısı olarak vazifelendirildim. 2. Kongrede Genel Merkezde görev almadım. Okulda kargaşa çıktı. 1 yıl Ticaret Turizm Öğretmen Yüksek Okulu başkanlığı yaptım. O başkanlık dönemi aşamasında Ankara Ocak kongre yaptı. Bu sefer Ankara Ocak 2. Başkanlığı görevine geçiş yaptım, sonra da il başkanlığına. Ankara Ocakta il başkanlığı yaparken birgün Muhsin bey geldi dedi ki; benim genel başkan olmamla ilgili tazyikler var. Benimle beraber Genel Başkan Yardımcısı olur musun? Yani benim genel başkan yardımcım olur musun? Dedik ki sizinle çalışmak tabiki şereftir. Ondan sonra Muhsin beyle genel başkan yardımcısı olarak Ülkü Ocakları bünyesinde göreve devam ettim. 1 yıl kadar orda görev yaptıktan sonra benim okul durumu son noktasına gelmişti. Devamsızlığım bitmişti. Dediler ki; okulun halledilmesiyle, devam sıkıntılarının giderilemsiyle ilgili sana fırsat verelim. Yönetimden ayrıldım. Zannediyorum 7 ya da 8 ay uzak kaldık. O dönem içerisinde birtaraftan okula devam ettim. Fakat diğer taraftan da belirli bir dönemden sonra Muhsin Başkan da görevi bıraktı. Bazı hadiseler cereyan etti. Bu sefer biz Muhsin Başkanla birlikte milliyetçi hareket partisinin gençlik teşkilatlandırmasının, Ülkü Ocaklarının daha değişik bir versiyonunu beraber yürütmeye başladık illerde. Ülkü ocakları eğitim derneğine yardımcı olabilecek şekilde.

Haber ARZ: Bunun bir adı var mıydı?

Bunun adı yoktu. Bunun adı genel merkeze ve partiye yardımcı olmak. Fakat bu arada Muhsin Yazıcıoğlu bizimle ocak meselelerini görevden ayrıldıktan sonra devam ettirirken bir taraftanda ülkü ocaklarının Türkeş beye karşı gençlik sorumlusu, müşaviri olarak görevlendirildi. Bu vazifeyi devam ettirdi. Daha çok o ismi kullanıyordu.

Haber ARZ: Yani partiyle Ülkü Ocakları arasında köprü yada denge unsuruydu diyebilir miyiz?

Yani ülkü ocaklarına eski görev yapmış kişiler olarak yardımcı olunuyordu. Fakat Muhsin Yazıcıoğlunun ayrı bir görevi vardı. Onun görevi aynı zamanda Türkeş’in gençlik müşavirliğiydi. Gençlik müşaviri olması hasebiyle zaman zaman ülkü ocaklarıyla parti arasında köprü vazifesi yapıyordu. Muhsin Başkan görevi bıraktıktan sonra 5-6 ay Şevkat Çetin genel başkanlık görevini yürüttü. Şevkat Bey 6 ay kadar bir zaman sonra bıraktı. Ondan sonra ben genel başkan oldum.
 

Haber ARZ: Ülkü Ocakları Genel Başkanı olduğunuz dönemde neler yaşadınız? Ülkenin en heyecanlı, en yürekli ve en aksiyoner gençliğini yönetmek çok zor oldu mu?

Tabi o zaman bizim yaşlarımız 23-24-25. Hepimiz neticede aynı yaşta olan insanlarız. Memleketin meselelerine öyle dahilmişiz ki. Sonradan bunu idrak edebiliyoruz. Sonradan görebiliyoruz. Zannediyorum ki o zaman sadece teşkilat yönetmek, idare etmek gibi bir vazifenin içerisinde olduğumuzu zannediyoruz. Ama bugün baktığımızda nerdeyse o günkü Türkiye’nin politikasını da tayin edebilecek, politikasına 1. dereceden müessir ve etkili olabilecek bir konumdaymışız. İşte basın toplantılarımıza baktığım zaman, günlük siyasete ülkü ocaklarını faaliyetlerinin etki derecesine baktığımız zaman ve Türkiyenin o günkü kargaşa ortamı içerisindeki ülkü ocaklarının yerine baktığımız zaman Türkiye’nin politikasına 1. Dereceden etki eden bir kurumun yöneticisiymişiz. Biz o zaman 22-23-24 yaşlarında bunun pek farkında değildik. Ama yapmış olduğumuz faaliyetler, almış olduğumuz kararları düşündüğümüzde ben bugünkü aynı yaşlardaki kendi çocuklarımıza bunu uyarladığım zaman kendi kendime büyük bunalımlara giriyorum. Nasıl olurda bu yaşlarda çocuklar bu kadar etkili olabilir? Türkiye'nin kaderini değiştirebilecek, üniversiteleri yönetebilecek, yönlendirecek ve Türk gençliğinin tamamına müessir olabilecek kurumlar bu insanlara idare ettirilmiş ve bu insanlarda bu işi yürütebilmişler diyorum. Çünkü 2 dudağımızın arasından çıkacak bir kararla Türkiye’nin kaderini değiştirebilecek durumdaydık. Bir anda 1 milyondan fazla insan senin vermiş olduğun emirle sokağa çıkacak, eline silahı alacak, beklenilmeyen ve tahmin edilemeyecek derecede büyük eylemlere girebilecek. Böyle bir fonksiyonunuz var. Ülkü Ocakları derneğinin 12 eylül ve 12 eylül öncesini karıştırmamak lazım. 12 eylül öncesinde Ülkü Ocakları derneği başkanı, birbuçuk milyondan fazla insana bu gece uyumayacaksınız dediği zaman uyumayan, hadi Ankaraya gelin dediğiniz zaman gelebilecek, hadi cebinizdeki paraları verin dediğiniz zaman verebilecek, şunu yap dediği zaman yapabilecek derecede bir bağımlılık hisseden böyle bir kitleyi harekete geçirebilecek bir potansyel vardı. Bunu idare eden insanlar da devleti yönetecek yahut da bu kadar büyük kitleleri yönetebilecek bir eğitime ve birikime sahip olmamış insanlar. Öyle bir vazifeyle donanmışız ki bu şekilde de yönetmişiz.

Haber ARZ : Çok da Başarılı Yönetmişsiniz...

Onu anlatmak istiyorum esasında. Bütün bunlara rağmen şimdi uyarlıyorum. Çocuklarımız için korkunç endişeler içerisine giriyorum fakat o günkü şartlar içerisinde demek ki olaylar insanları yetiştiriyor, eğitiyor, pişiriyor. Bizlerden yaşlı insanların tavrını koyabilecek derecede tavırlar sergilemişiz. Kendimizin yaşı 23-24 olmasına rağmen o yaşlardaki üniversite çocuklarını kendi çocuklarımız gibi görmüşüz. Yani onların kılına zarar getirebilecek, canlarına zarar gelebilecek bir meselede o denli hassasiyet göstermişiz. Gençliğin heyecanına kapılarak onları sokaklara dökmek onları eylemlerin içerisine sokmak değil, gücümüzün yettiğince onları eylemin dışına, olayların dışına çekmekle ilgili bir gayretin içerisine girmişiz. Ve anaların, babaların göndermiş olduğu bir noktada sahipsiz ve çaresiz olan insanlara çare olmuşuz. O günkü şartlar içerisinde eğer böyle bir yapılanma olmasaydı, bu ülkenin çocukları dinlerinden yoksun, maneviyatlarından yoksun, vatan millet sevgisinden yoksun ayrıca bölücü bir mihrakın tamamen kucağına itilmiş olacaklardı.

Haber ARZ : Aslında ordaki amaç gençleri eylemlerden ve sokaklardan uzak tutmakmıydı?

Amaç değil. Amaç şuydu ben çıkmışım, Çorumdan gelmişim, Muhsin Yazıcıoğlu Sivastan, Şevkat Çetin Yozgat'tan, Sami Bal Ordu'dan gelmiş, bir teşkilatın başkanlığını yapmışlar. Ocak teşkilatını yönetmişler, yürütmüşler. Geldikleri bölgelerden, ailelerinden almış oldukları milli ve manevi değerleri vardı. Ankaraya üniversiteye geldikleri andan itibaren karşılarında tamamen dini reddeden milli meselelere tamamen tavır koymuş ve milli meseleleri ortadan kaldırmak isteyen bilerek ya da bilmeyerek ki ben onların da birçoğunun samimi olduğunu düşünüyorum bir grupla karşı karşıya gelmişler. Bilmeyerek ülkeye hizmet ediyorum diye tamamen o günkü komünizm fikrinin içersine sokmakla ilgili bir gayretleri var. Biz üniversiteye geldiğimizde bizim amacımız şuydu; Türk gençliğini milletini seven, özdeğerlerine saygılı, manevi değerlerine sahip, milli ve manevi değerler için fedakarlığının en fazlasını yapabilecek bir donanıma ulaştırabilmek. Bizim amacımız Türk gençliğini Milli ve manevi değerlere sahip bir gençlik olarak yetiştirmekti. Ve bunun için de elimizden geleni yaptık. Fakat bunu yapmamızı engelleyen üniversitelerde gruplar, fikirler vardı. Bunlarla mücadele ediyorduk. Fakat bu mücadelede o günkü yönetimin zaafiyeti ve devlet yönetiminin iktidarsızlığından kaynaklanan boşluklardan dolayı sol düşünce çok aşırıya giderek daha önce 68 kuşağının devlete adamlarına yönelik saldırıları, devletin kuurumlarına karşı saldırılarını 1970'li yıllardan sonra, bu sefer kendi düşüncesinden olmayan halkına karşı da yöneltmişti. Daha önceki mücadelesindeki hedefi devlet daireleri ve devlet adamlarıyken 70'li yıllarda bu tamamen kendi düşüncesinden olmayan bütün gruplar bütün düşüncelerdi... Böyle olunca karşısına bir güç olarak Ülkücü Hareket çıkıyor ve korkunç bir çatışmanın içerisine giriliyor. Milyonlarca solcu genç, milyonlarca Ülkücü genç... Bu insanlar birbirlerini kırmaya ve öldürmeye başlıyor. Burada ülkü ocaklarının o yıllardaki yöneticilerinin çok büyük bir feraset örneği gösterdiğine inanıyorum. O kavganın içersinde belki bu sayıların kat kat fazlasını ifade edebilecek insanların ölümüne sebebiyet verecek olayların önüne geçtiler. Ülkenin bölünmesini en azından ihtilale kadar geciktirildiğine ve bütün bunların hepsinin bizim gayretlerimizin neticesinde olduğuna inanıyorum. Yani beklenenin üzerinde, yaşlarımızın icap ettirdiği tavırlarımızın üzerinde o zamanki Ülkü ocakları Derneği genel başkanlarının hepsinin çok güzel bir çizgi ve tavır koyduklarına ve bu gençliği arzu etmiş olduğumuz şekilde idare ettiklerini şimdi daha iyi müşahade ediyorum, izliyorum, görüyorum ve hepsinden Allah Razı Olsun diyorum.
http://www.haberarz.com/images/upload/RoportJ-1%20%28640%20x%20480%29.jpg

Haber ARZ: Bulunduğunuz görevlerde sizden sonra yerinize büyük çoğunlukla Abdullah Çatlı'nın geçtiği görülüyor. Ankara Ocak Başkanlığı, genel başkan yardımcılığı gibi... Bu durumun özel bir sebebi varmıydı?

Tabi o zaman belirli yerlerde görev yapmış olan insanlar birbirlerini tanıyorlar. Muhsin Yazıcıoğlu Hasan Çağlayanı nasıl tanıyorsa, Hasan Çağlayan da Abdullah Çatlı'yı öyle tanıyor. Şevkat Çetini Yaşar Yıldırımı vs. Biz iç içe kader birliği yapmış olan insanlarız. Bir noktada o günkü mücadelede yerine göre birbirimize siper olup, birbirimizi koruduğumuz birbirimize canımızı, malımızı herşeyimizi emanet ettiğimiz bir yönetici gurubuz o günkü şartlarda. Abdullah Çatlı da bu yaş itibariyle değil de (Gerçi ben Abdullah Çatlıdan da, Muhsin Başkandan da bir yaş ihtiyarım ). Mesela ben genel başkan yardımcısı Abdullah Çatlı da Ankara ocak başkanı yeni bir yönetici düşündüğüm zaman ne yapacağım? Benden önce görev yapmış insanları yerine değil de benim bulunduğum konumda daha aşağıdaki birimlerimizdeki çalışan arkadaşlarımızı yukarı birimlere çağırmakla ilgili süreç yürüteceğim. Ben okul başkanlığı yapmışım, sonra Ankara ocak başkanlığı yapmışım, sonra genel başkan yardımcılığı yapmışım sonra genel başkanlık... Şimdi kaderin bir cilvesi Abdullah da benden sonra devam edip gelen bi çizginin içersindeydi.

Odtü de 3 tane işçimiz şehit edilmişti. Ben genel başkan yardımcısıyken Abdullah Çatlıyla beraber Onların cenazesini Niksara götürdük. Abdullah, ben ve yanımızda da iki arkadaş daha var. Bir haber geldi. Dediler ki Divriği de de bir şehidimiz var. Hemen biz ordaki şehidimizi defnettik Sivas Divriğiye geçtik. Tam Divriğinden dönüyoruz, Ankara Ocak kongre yapıyor dediler ki Abdullah Çatlıyı Ankara Ocak Başkanı yapacağız. Ne diyorsun dedim ona. Tamam dedi. Dedim ki Abdullah Çatlının da ocak başkanlığıyla ilgili mazereti, engeli yok. Biz beraber yoldan dönerken onlar Ankara Ocak başkanı yaptılar. Ankara Ocak başkanı olarak geldiği günün ertesi görevine devam etti. Belirli bir müddet sonra benim okul durumum çıktıktan sonra Abdullah Çatlı bu sefer Genel Başkan Yardımcısı oldu. Sonra da zaten başka sıkıntılar, badireler geldi ve Abdullah Çatlı uzaklaşmak zorunda kaldı. Abdullah Çatlının eğer bu sıkıntılar başına gelmemiş olsaydı ben görevi bıraktıktan sonra belki Abdullah Çatlı genel başkan olacaktı. Abdullah Çatlı'nın başına badireler geldi deyince; işte o dönemler gerçekten Türkiye'de kahve taramalar, toplu olaylar ortaya çıkmıştı. Yani sağ sol öyle bir duruma getirilmişti ki, hangisi daha fazla insan öldürebilecek? Sanki adam öldürmekle ilgili bir müsabaka yapılıyormuş gibi basında ve toplumda bir algılama başladı. Bunu hayal ettiğiniz zaman bile ne denli dehşet verici bir şeyi yaşadığınızı görebiliyorsunuz. O dönemde işte Abdullah Çatlı birkaç olaydan aranıyordu. Mesela alakası olmadığı bazı hadiselerle ilgili işkenceler neticesinde birkaç Ülkücüden ifade aldılar. Abdullah Çatlı'nın yaptığına, emir verdiğine yönlendirdiğine dair. Bunun üzerine Abdullah Çatlı'yı aramaya başladılar genel başkan yardımcısıyken. Olaylar daha da Abdullah Çatlının üzerine yoğunlaştı. Çatlı bu sefer Genel Başkan yardımcılığı görevini bırakıp kaçak durumuna geçti. O günkü eylemlerin içersinde ifadeler yoğunlaştı bir de bize yönelik işkence gurubu oluşturuldu o zaman emniyetin bünyesinde...

Haber ARZ / İlknur KOÇ'un Özel Röportajı....

O dönemde ihtilal olmadan önce Ülkü Ocaklarını kapattırmakla ilgili, Ülkü Ocakları yöneticileri için ifadeler yazdırıyorlar, eylemlerde onların emirleri olduğu hususunda. Zaten hatırlarsınız Muhsin Başkanın hatıralarında da vardır. O dönemde Ülkü Ocakları derneği kapatılma tehlikesi içersine girince Muhsin Başkan hemen kongre yaptı ve Ülkü Ocaklarını Lütfü Şahsuvaroğlu'na devretti. Bizim en son Ülkü Ocakları başkanımız Lütfü Şahsuvaroğludur. Kendisi Ülkücü Gençlik Derneğini kurdu. Bütün hukuki mahkemeler, davalar koğuşturmalar soruşturmalar Ülkü Ocaklarının adına devam etti. Bunun ilk genel başkanı da Muhsin Yazıcıoğlu oldu. Fakat Muhsin Yazıcıoğlu'nun da üzerine yoğunlaşıldı. Yıpratılmaya O'nun hakkında davalar açılmaya başlandığı görülünce başkan da görevini Şevkat Çetin'e bıraktı.

Şevkat Çetin'in döneminde ocaklar basılmaya başlandı, bu sefer hiçbir çalışma alanı bırakmadılar. Çok yoğun bir şekilde üzerimize gelmeye başladı emniyet teşkilatı. Bunun üzerine Şevkat Çetin'in de sıkıntılı halleri ortaya çıkınca hukuki olarak o da görevi bıraktı. Bu sefer ben görevi aldım. Alır almaz teşkilatı Konya'ya taşıdım. Ülkücü Gençlik Derneği genel merkezini Konya'ya naklettim. 2 ay Konya'da kaldık sonra genel merkez orda olmasına rağmen kendim Ankaraya geldim Ankarada bir yer tuttuk ve orda göreve devam ettik.

Hatta orada bizim ocaklarımızı kapatırsanız toplantılarımızı, görüşmelerimizi, konuşmalarımızı kahvelerde yaparız, kahvelerden kovarsanız dağlarda yaparız. Dağlardan kovarsanız örtmelerin altında yaparız, yağmurda yaşta karda bile bizim bu faaliyetimizi engelleyemezsiniz diye bir söylemimiz vardı. Gerçekten bizi yersiz yurtsuz bi duruma soktular. Fakat 2 ay sonra kendim Konya’dan Ankaraya gelmeme rağmen 4 ay daha genel merkez orda gözüktü. Sonra genel merkezi burda taşıdık. 1 sene daha burda vazife yaptıktan sonra Yaşar Yıldırım'a genel başkanlığı devrettim. Yani Abdullah beyle ilgili bizim arka arkaya gelmemiz bu sebepten kaynaklanır.

Haber ARZ: Ülkücü Hareket'in “REİS'i” Abdullah Çatlı'nın hayatına bakacak olursanız 70'li ve 80'li yıllar arasında bir fark varmıydı?

70'li yıllardaki Abdullah Çatlı Ülkücü gençlik derneği yöneticisi, başkanı, Ülkü Ocakları denrği başkanı olarak Türkiyedeki gençliği yöneten bir lider, yönetici... Fakat 80'li yıllarda Abdullah Çatlı kanunen aranan kaçak konumunda bulunan yakalandığı an hapishaneye gönderilebilecek bir kimlik. Ömrü tamamen yurt dışında geçiyor. Zaman zaman kaçak olarak başka kimliklerle Türkiyeye giriyor ve çıkıyor. Sılayı rahim yapıyor tabiri caizse.

Fakat 80'li yıllardaki Abdullah Çatlı, artık devletin de kendisine müracaat ettiği bir kişi. Devletin de yardım istediği bir insan. Bunu kanunen ispat etmek mümkün mü? Mümkün değil. Zaten bu tür hadiseler ve olayları düşündüğümüz zaman ispatı olmayan, kanuni olmayan işte şunu yapmıştı bunu yapmıştı diye devletin o günkü Abdullah Çatlı'dan yardım isteyen, destek isteyen kurum yöneticilerini bile ifşa etmemiz mümkün değil. 80'li yıllardaki Abdullah Çatlı ister istemez kendine durumdan vazife çıkartmış olabilir. Devletin bazı kurumlarındaki insanlar da Abdullah Çatlı'ya ışık tutmuş olabilirler. Yani ona bazı eylemleri yapmalarıyla ilgili yeşil ışık yakmış olabilir. Çünkü o yılları düşündüğümüz zaman Türkiye Asala diye büyük bir belayla mücadele ediyor, büyük elçilerimiz öldürülüyor felan... Zannediyorum Abdullah Çatlı durumdan vazife çıkartarak ülkesine olan, kaçakken bile hakkında kanuni tahkikatlar yapılırken bile, vazifesini yapmıştır. Ben buna inanıyorum. Çünkü fedakar bir insandı. Fedakarlığını o dönemde bile kendisini yakaladıkları zaman belki mübbet belki idam belki hapisten çıkamayacak şekilde yargılayacak kanunlara rağmen devlete rağmen, O, devletine yine hizmet ederek göstermiştir. Abdullah Çatlı böyle bir mücadele gerçekleştirmiştir.

Haber ARZ: Zor (İhtilal Dönemi ) günlere dair hafızanızda yer edinen ve etki yaratan anılarınızı bizimle paylaşır mısınız?

İhtilal dönemine dair ben öyle bir olay çıkartamam ki size. Çünkü o dönemki her günümüz anlatılacak şeylerle dolu... İhtilalin olduğu dönemde bizim ciddi bir belirsizliği yaşadığımız 1 aylık 2 aylık bir dönem vardı. Biz ihtilalin kimin için, nasıl yapıldığıyla ilgili olayları kavramakta sıkıntı çekmeye başladık. Bir de baktık ki çok kısa bir zaman geçtikten sonra ihtilalin en ağır acımasız tavrı Ülkücülere yönelik... Gerçi sol guruba yönelik bir baskı vardı fakat bizim üzerimize gerçekten haketmediğimiz ve tahmin etmediğimiz şekilde bir tavırla gelindi. Bu bizi gerçekten çok ciddi bozguna uğrattı. İhtilalde devletin kurumlarından beklemediğimiz bir tavırla karşılaştık. Kanuni olarak eylemlere girmiş, adam öldürmüş, kaçakçılık yapmış veya kanunsuzluk yapmış olan insanların üzerine devletin gelmesine kimse ses çıkartmaz ama burada kurumların acımasızca yargılamasını ve 12 eylül öncesinin bütün kabahatini ülkücü hareketin kurumlarının üzerine yamanmasına akıl erdirmek mümkün değil. Bazen diyorlar ki solun üzerine de gidildi. O günkü solun hangi kurumunun üzerine gidildi? Chp'nin üzerine mi Disk'in üzerine mi? Yani hangi sol gurubun üzerine gidildi? Bakıyoruz böyle tüzel kişiliği kanunlarca tespit edilmiş hiçbir kurumun üzerine gidilmemiş. İllegal örgütlerinin üzerine gidilmiş. Ama sağda ülkücülerin üzerindeki uygulamalarına bakın. Tamamen tüzel kişiliklerin üzerine gitmiş. Mhp'nin, Ülkü Ocaklarının, Ülkü-Bir'in... Neden buranın üyesisiniz diye tüzel kişiliklerini, yani devlet tarafından tescillenmiş kurumların yöneticilerini yargılamışlar işte burada adaletsizlik var. Karşı tarafın tüzel kişiliklerini yargılamıyorsun, ülkücü hareketin tüzel kişiliklerini yöneticilerini yargılıyorsun. Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Çağlayan, Yaşar Yıldırım, Şevkat Çetin.... bir tane olaylarla ilgili yargılama yok. Yöneticilikten yargılanıyor. Devletin de bir zaman kanunlar çerçevesinde yapmış oldukları, kurmuş oldukları derneklerin yöneticileri. Şimdi onun için 12 Eylülde gerçekten de tahmin etmediğimiz bir şekilde ihtilal ekibi Ülkücülerin üzerine gelmiştir. En çok ihtilalin bizi etkileyen, bizi içimizde hala bir ukte olarak kalan, yaralayan olayı bir aylık dönemdir. İhtilalin gününden itibaren geçen süredir. Onu hiçbirimizin unutması mümkün değil çünkü hepimiz vatan haini olduk. Canı kadar ülkesini seven insanlar ihtilalin sonucu Vatan hainliği ile yargılandılar, itham edildiler. Bu da tabi bize çok ağır gelen bir ithamdı. Bizim de hiçbir zaman affedemeyeceğimiz hala aklımıza geldiğinde o günkü yöneticilerle ilgili bağışlamayacağımız tavırlarıydı.

Haber ARZ : O dönemde ülkücü hareketin en belirgin şekilde öne çıkan ismi Muhsin Yazıcıoğlu'ydu. Muhsin Başkan ile nasıl tanıştınız?

Muhsin Başkan benden önce Ankaraya geldi. Ben 1 yıl sonra öğretmenlik sürecinden sonra gelince tanıştık. İlk tanışmamız sıradan iki Ülkücünün tanışması gibi. Ben okul başkanıyım ziyaretimize gelmişti. Bizim ismimizi duymuş, Hasan Çağlayan diye bir arkadaş gelmiş buranın da başkanıymış felan denince ziyaret edelim felan demiş. O zaman Muhsin Başkanın bir görevi yoktu. Genel Başkan yardımcılığından ayrılmıştı onun da okulla ilgili problemleri vardı. 1 sene boşta kalmıştı, o boşta kaldığı dönemde bizim okula beni ziyarete gelmişti. O zaman tanıştık. Fakat ciddi bir samimiyetimiz olmamıştı.

Haber ARZ / İlknur KOÇ'un Özel Röportajı....

Ben Ankara ocak başkanlığı dönemimde bir gün ocağın kapısının önüne bomba koyulmuştu. Ben kokuyu aldım, lastik kokusu geldi. Dışarı çıktığımda oradaki bombayı gördüm. Merdivenin basamağının altına koymuşlar. Bende koridordayım fakat bir basamak alta koymaları beni kurtardı. İçerisini demir parçaları bilyeler felan yerleştirmişler. Patlayınca mermer uçtu o basamağın üzerinden itibaren tam benim başımı sıyırarak şarapneller duvarlara saplanmış. Ölümden bir iki santimlik basamak sayesinde Rabbim kurtardı. Benim kulak zarlarımın ikisi de patlamış. Mustafa Mit de genel başkan yardımcısı o zaman, genel merkezde Muhsin Başkanda onu ziyarete gelmiş. O olayda o akşam Ankara Ocağa bomba attılar felan deyince çıktılar ikisi de geldiler. Toz toprak içersinde kulağımdan da kan akıyor... Hemen ikisi de geldi kucakladılar gardaş birşeyin var mı felan... Yok dedim Bir şey yok. Sadece kulaklarım duymuyor biraz... Onun üzerine Başkan benimle beraber hastahaneye geldi. Ordan site yurduna geçtik. İstirahat ettirdi. O gün samimi olduk. Her ne kadar bombadan daha önce tanışsakta o gün ölümden dönmüş bir arkadaşı, kardeşi olarak duygusal anlar da oldu tabi. Öyle bir hatıradan sonra bu sefer birbirimizi daha sık görmeye daha samimi olmaya başladık.

Haber ARZ: İhtilale giden sürece dair değerlendirmeleriniz nelerdir? Planlı olduğu ve her iki grubun da kullanıldığı kanaati var. Siz buna katılıyormusunuz?

İhtilalin olgunlaşmasıyla ilgili var olan bir şeyin süresini uzatarak ihtilali yapanlar kendilerine zemin hazırladılar. Şimdi ismini hatırlamıyorum. 2. Ordu komutanı'nın itirafı var bu konuyla ilgili. İhtilalin olgunlaşması için bir yıl bekledik diye... Medyaya da, basına da intikal etmiş ve artık resmi kayıtlarda bulunan bir ifadedir. O 1 yıllık süre benim ocak başkanlığımdaydı. Aynı zamanda Ecevit'in iktidarda olduğu dönem ve ölüm olaylarının yarısının olduğu dönemdir. Yani ihtilalin olgunlaşmasını bekledikleri dönem. Bu dönemi 5.000 tane üniversiteli gencin ülkesi için birşeyler vermeye hazır olduğu bir dönemde 2.500 tane insanın ölümünün neticesinden ihtilal gerekçesi ortaya çıkartmaya çalışan insanların katliamı olarak görüyorum. Son 1 yılda 2500 tane insan ölmüş. Zaten son bir yıl yahut 1.5 yıl içersinde hergün 10 tane veya 20 tane insan ölüyor.

Haber ARZ: Binlerce ülkücünün şehit edildiğini yine onlarca insanın öldürüldüğünü biliyoruz. Bu olaylar engellenebilirmiydi? Bu olayların önüne geçilmesi mümkünmüydü?

Tabi bunun kendi aramızda da defalarca tartışmasını yaptık. Şöyle net bir kanaate varabilmemiz için elimizde 11 Eylül ve 12 Eylül gibi kıstas var. 11 Eylüle kadar hergün 3-5-10-20 kişinin ölümlerinin olduğunu, üniversite gençlerinin öldürüldüğü bir dönemde bir gün sonra bıçakla keser gibi hiçbir olayın olmadığı ve ölüm olaylarının sona erdiği bir dönem yaşandıysa bu ülkede demek ki devletin yetkili kurumları bu durumla ilgili hassasiyet göstermiş olsaydı bu olayların önüne geçilebilirdi. Aynen 11 Eylül ile 12 Eylül arasındaki farklılık gibi bu ölüm olayları olmadan fikri mücadele yapılabilirdi. Gençler fikri mücadelenin içersinde acımasızca tenkitleşebilir, medyayla olsun, münazaralarla olsun, konferanslarla olsun, gazetelerle olsun bu işi fevkalade yapabilabilirdi o dönemde de. Çünkü o günkü Ülkü Ocakları'nın traj yapmış dergilerine baktığımız zaman trajlarının 100-150 bin hatta bizim HASRET diye bir dergimizin o zaman 150 binin üzerinde traj yaptığını düşünürsek ciddi bir satış bu. Demek ki biz medyada da bu mücadeleyi yapabiliyoruz. Yapmış olduğumuz eğitim çalışmalarını konferansları, gözümüzün önüne getirdiğimiz bu işde de eğitim çalışmalarımızla kendimizi kanıtlayabiliyoruz. Ölüm olaayları o şartlar içersinde o günkü Türkiyede kargaşayı arzu eden milletlerin, dış güçlerin hatta ülkedeki iç güçlerin beklenti ve arzularını uygun hale getirilmiştir. Eğer devletin kurumları istemiş olsaydı bir gün içersinde 12 Eylüldeki olayları bitirirler ve Türkiyeyi tamamen demokratik bir mücadelenin içersinde bir fikir çatışması içersine sokulabilirdi.

Haber ARZ: Peki darbe sonrası ülkücü harekette medrese tarzı bir eğitime yönelindiğini görüyoruz. Okuyan ülkücü ile okumayan ülkücü arasındaki farkı siz nasıl görüyorsunuz?

Okuyan ve okumayan farkı yok aslında. Okumayanların okumaya başlaması söz konusu. 12 Eylül öncesinde bu kadar stres topu olmuş, 1 gün sonra ölmeyeceğinin garantisi olmayan, evinden çıktığında heran vurulma tehlikesiyle karşı karşıya olan, bir taraftan imtihanları olurken ders çalışamayan üniversite gençliğinin, hatta lise gençliğinin ister istemez okkuyabilmesi mümkün değil. veyahutta okusa bile okuduğunu anlaması mümkün değil. Çünkü insanlar bunalımdai stresteler. Tarihleri tam kestiremiyorum ama bunalım derecesinde insanların kaçışları var.

Haber ARZ: Ama buna rağmen en fazla okuyan STK ve en çok dinleyen seminer bazında bilgilenen STK genel başkanlığını yaptığınız Ülkü Ocakları?

Şimdi şöyle ben onu okuyan olarak görmüyorum. Bizim gençliğimizin çok kitap aldığını ama okumadığını müşahade etmiş bir insanım. Okumak arzusu var. Alıyor ama okuyamıyor. Yeni bir kitap çıkıyor. Hepimiz alıyoruz fakat okuyamıyoruz. Bunun önüne geçebilmek için çok ciddi eğitim çalışmaları gerçekleştirdik. 20-30 konferans belki daha fazla iç eğitim... Konferans dediğim Türkiye çapındaki isimlerin vermiş olduğu konferanslarımız, bir de içimizde olan ve belirli bir fikri olgunluğa ulaşmış olan arkadaşlarımızın vermiş olduğu eğitim çalışmalarımız vardı. En az konferansa katılma sayısı bir ülkücünün 30-40, iç eğitime katılanlarsa 40-50. Bizim dönemimizde en az 30-40 konferans dinlememiş Ülkücü yoktur. Sistemli bir şekilde konferanslarla bilgi aktarıldı. Çünkü onların okuyamadıklarını biliyorduk. Mesela her üniversite bünyesindeki ülkücüler bu eğitime tabi tutulmuşlardır. Ülkü Ocakları derneğinin kendi eğitim masası vardı. Eğitim masası kendi iç bünyesinde, bir kısmı yazarken, bir kısmı konferans bir kısmı dergi, bir kısmı daha değişik yönlerde örgütlenmişti. Eğitim çalışmamız kendi içersinde başlı başına teşkilat hüviyetine bürünmüştü. Bu noktada 1 milyona yakın bizim kayıtlı üyemiz var. Onun üzerindeki insanların da eğitilmesiyle ilgili korkunç bir seferberlik başlatmıştık. Biz okuyamayan ve okuduğundan verim alamayan gençliğimizi bu şekilde eğittik. 12 Eylül bittikten sonra bu sefer konferanslar bitti, eğitim çalışmaları bitti, herkes kitaba yöneldi ve kitap okumanın tadını almaya başladı. O bunalım dönemlerinde hasret kalan insanlar bunu telafi ettiler. Mesela hapishanelerde şunu gördük; ben dışarda bir kitabı iki ay yastığımın başında kaldı okuyamadım. Ama içerde bazı kitapları bir günde bazı kitapları iki günde korkunç bir kitap okuma durumu içersinde inanılmaz derecede kitap okuduk. İster istemez bizim dışardan talep etmiş olduğumuz bu kitaplar o günkü teşkilatla uğraşan arkadaşlarımızın da ilgisini, dikkatini çekiyordu. Bu sefer biz içerde okuduğumuz kitapları dışarı gönderdik. Dışardaki arkadaşlarımız bunları taşradaki arkadaşlarımıza yayılacak şekilde propagandasını yaparak bir okuma-yazma seferberliği başlattılar. 12 Eylül bittiği günden itibaren 12 eylüle kadar olan gençlik yöneticiler ve yeni gençliğin tamamı da huzur içersinde kitaplar okumaya başladılar. Öncesiyle sonrasındaki kitap okumama ve okuyamamanın okuduğunu anlayamamanın ve okuduğunu iyi anlamanın sebepleri de bunlardır.


http://www.haberarz.com/images/upload/Roportaj-2%20%28600%20x%20450%29.jpg

Haber ARZ: Siz Ülkücü hareket içersinde eğitimci kadroda yer aldınız. O günlerde ülkücü gençlere ne tarz eğitimler veriliyordu? Bugün ki ocakların eğitim çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Vatan ve Millet sevdalısı gençlerin yetişmesi gereken ocaklar bu konuda yeterli mi sizce?

Çok aktif bir şekilde şuan ki siyaset hayatı içersinde olmadığım için gençliğin yöneticiliği ve eğtilmesiyle ilgili tam durumu kestiremiyorum. Ama bütün bunlara rağmen ben şu an ki gençliğin eğitici kitap okumasına vurgu yapıyorum. Kitap okumayı ikiye ayırmak gerekiyor. Faydalı kitap ve faydasız kitap... Yoksa böyle diyerek hata mı yapıyorum bilmiyorum ama oku da ne okursan oku mantığı iyi bir mantık mı bilemiyorum. Şu anda gençliği ister, istemez müşahade ediyoruz. Üniversite çevrelerine gidiyoruz. Arkadaşlarımızın ve kendi çocuklarımızın okuduğu kitaptan bizim yorumlamamıza bizim mantığımıza göre artık bizler belirli bir yaş seviyesinin üzerinde belki çok iyi değerlendirmiyor olabiliriz. Sonuçta kitaplar çok faydalı. Şu anda gençlik çok güzel kitap okuyor, çok kitap okuyor fakat faydalanabileceği kitapları mı işte onu bilemiyorum. Kendi oğluma soruyorum. Okuduğu kitaplara bakıyorum “ Babacım sizler bunları okumuşsunuz biz bunların kurgusunu da okuyoruz. Sizin yaşadıklarınızı sizin hayal ettiklerinizin kurgusunu da yapıyoruz. Belki siz bilemiyorsunuz ama bunlarda çok faydalı.” Fakat gözlemlediğim kadarıyla geçmişin tarihi birikimlerini bilmeyen, geçmişi çok iyi bilmeyen günümüzün gelişen hadiselerine yorum yapamaz ve günümüzün gelişen ve günü birlik oluşan olaylarını çok iyi takip etmeyen okumayan, ekonomisini tahlil etmeyen sosyal hayatını gençliğin durumunu toplumların bunalımlarını ve sosyolojik yapılarını okumayan insanın devleti yönetmeye talip olması, devlet ve insanlarla ilgili fikir üretmesinin ve fikir ortaya koymasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Böyle bir yorumdan giderek şu anki neslin faydalı kitap okuduğuna inanmıyorum.

Haber ARZ: Gençlik Neler Okuyabilir? Neler okumalarını önerirsiniz?

Az önce gençliğin okuduklarını yererken kastettiğim tarih yok, edebiyat yok. Gençliğin şu anda Türk ekonomisiyle ilgili ve dünyanın dönem dönem geçirmiş olduğu sıkıntıları, bir taraftan savaşların bir taraftan yeni devletlerin oluşumuyla ilgili bilgi birikimlerinin dünyanın geçirmiş olduğu ekonomik evrelerin bilgisine ulaşmadan devletin yönetimine talip olmaları, milli bir devlet yapısı ortaya koymalarını, ülkenin yönetimini ekonomik ve sosyolojik olarak tahlil etmelerini mümkün görmüyorum. Onun için okuduklarının havada kaldığını düşünüyorum. Gençliği sistemli bir şekilde sevk edebilecek, onları özendirecek bunları oku şeklinde değil de mesela yakın tarihimizle ilgili, dünyanın kaç milyon yıllık hayatı varsa bunun en önemli evresi son 100-150 yıllık dönemle ilgili okunmalıdır. Bu dönemi bir ülkücü gencinin bizim gencimizin bizim çocuklarımızın çok iyi tahlil etmeleri lazım. Çünkü gelişme olarak dünyanın en fazla geliştiği, milletlerin ve devletlerin yeniden oluşmasıyla ilgili en hızlı, hareketli olduğu dönem ve dünyadaki büyük savaşların en fazla olduğu dönem bu dönemdir. Bu tarihi çok iyi tahlil eden çok iyi öğrenen çok iyi bilen bir gençlik devletini tehlikelere karşı müdahele yetisine ve devletini iyi yönetmeyle ilgili birikimlere ulaşır diye düşünüyorum. Fakat onunla ilgili bir kitap okuduklarını da zannetmiyorum.

Haber ARZ: Siz Lider cuntasına karşı çıkmış bir guruba mensup olarak hareket ettiniz yıllarca. Özellikle MÇP'de bu tavrınız nasıl yankı buldu? Ya da problem teşkil etti mi? MÇP'den kopuş ve BBP'nin kuruluşu aşamasına nasıl gelindi? Hangi etkenler bu durumu tetikledi ve o dönem Muhsin Yazıcıoğlu ile hareket etmenizin sebebi neydi?

Ben sondan gireyim konuya. Muhsin Yazıcıoğlu ve Bbp'yi kuran kadroyla birlikte hareket etmemizin sebebi insanlar birşeyle ilgili bir mücadele veriyorlarsa ve mücadelelerini kendi hayatlarını çok ciddi etkiliyorsa vermiş oldukları mücadeleler Türk Milletinin geleceğiyle ilgili bir mücadeleyse, dünya ahiret görüşlerinin bir olması gerekir. Biz bu manada MhP'den ayrılan ekip olarak bizim çok yakın bir dünya ve ahiret görüşümüz vardı. Hem yaşamada hem düşünce de fikirde çok ciddi bir birlikteliğimiz vardı. Bu arkadaşlar o günki şartlar içersinde gelişen olaylarda kendisini mevcut yönetim kadrosuyla ilgili yabancılaştıklarını gördüler buna tavır koydular. Mhp'nin bu gelişmenin karşısına tavır koyan ekibin lideri de yöneticisi de Muhsin Yazıcıoğluydu. İster istemez bu birliktelik onun çevresinde onun başkanlığında olgunlaştı. Herhalde bir hareketi kurarken insanların bu kadar fikirde düşüncede bir olmaları çok harekete nasip olmaz. İlk ayrıldığımız dönemi düşünüyorum da gerçekten çok ciddi, fikri, dünya ve ahiret görüş birliği söz konusuydu. Başka hiçbir harekette başlangıç itibariyle böyle bir durumun meydana geldiğini sanmıyorum. Her hareketi incelediğiniz zaman bir sürü ayrılıklar, aykırılıklar görebilirsiniz. Ama o zaman Bbp içersinde Mhp'den ayrılan grupta böyle bir birliktelik vardı. Tabi o günkü ayrılışımızın sebepleri sadece fikirle ilgili değildi. Dünya artık demokratikleşiyor insanları tek insann düşünce ve fikirlerinin yönetiminin idare edebileceği ülke kalmadı. Yavaş yavaş bitiyor. Biz insan olarak dinimizin gereği de milli tavrımızla tarihin derinliklerine indiğimiz zaman Türk devletlerinin yapılanmalarını da bunu görürüz. Hiçbir zaman tek kişinin yönetimiyle ülke idare edilmemiştir. Genellikle Lider kadrolarıyla ülke idare edilmiştir. Liderlerle değil lider kadrolarla...

Haber ARZ / İlknur KOÇ'un Özel Röportajı....

Muhsin Yazıcıoğlu bir hareketin ve ayrılan gurubun lideriydi ama hiçbir zaman onun düşünce ve idareleriyle hareket edilmedi. Yapılan istişarede çıkan karar ve düşüncelerle idare edilen bir hareket olma düşüncesiyle ortaya çıktık biz. Hatta şunu diyebilirim hiçbir toplantıda Muhsin yazıcıoğlu düşüncesini ve fikrini söylemediği zamanlar olmuş ve herkesin müttefik olduğu fikirleri ve düşünceleri Muhsin Yazıcıoğlu tarafından icra edildiği olmuştur. Mesela bazen arkadaşlar şunu zannederler; Muhsin Yazıcıoğlunun yönettiği ülkü ocaklarında olsun, parti yönettiği dönemde olsun Muhsin yazıcıoğlu şunu yap der yapılır, şunu yapma der yapılmaz. Oysa Muhsin Yazıcıoğlu toplantılarda kendi düşünce ve fikrini değil yoplantıların neticesinde ortaya çıkıpta kabul edilen fikir ve düşüncelerini kabul etmiştir. Biz böyle bir düşünceyi kabul eden, böyle bir yapılanmanın arzusu içersinde olan geçmişte 23-24-25 yaşlarında milyonlarca enerjik zapdedilemeyen gençliğin enerjisinin ve birikimlerinin yönlendirmesini yapan o kadro ile o günki şartlar içersinde bunun artık siyasi hayatında liderlerle değil lider kadrolarla yapılabileceği inancına kapılmış ve bu düşünceyi kabul etmiş insanlardık. Buna göre baktık ki biz Mhp'de yaşayamayacağız. Devam edemeyeceğiz. Bir rivayete göre Mhp'den atılan, bir rivayete göre de ayrılan bir gurubuz biz. Şimdi diyorlar ki şu şu engeller konulduğu zaman gidecekleri bilindiği için o engeller konuldu bu arkadaşlarda Mhp'den ayrıldılar. O zaman onların hissttirilmeden partiden ayrılmaları sağlanmıştır. Bir yorumda şudur bu arkadaşların bu yapılanmanın içersinde bir gün dahi kalamayacaklarına inandılar ve hep birlikte kendi yollarına atladılar o yolda devam ettiler deniliyor. Bunun ikisi de doğru olabilir...

Haber ARZ: BbP'nin kuruluş aşamasında nasıl bir istişare süreci yürüttünüz? Ülkemizin manevi dinamiklerinin desteğini aldığınız düşünülüyor. O döneme dair neler söylemek istersiniz?

Gerçekte Muhsin Yaızıcoğlu'nun bir sözü var; “Biz bu milletin gönlünü fethettik ama oylarını alamadık” diye. Bu çok doğru çünkü biz sadece 12 Eylül döneminde bir ihtilal yaşamadık. Biz 28 şubat sürecinde bir ihtilal yaşadık. Bu ülke en büyük ihtilalini bence 28 şubat sürecinde yaşadı. Yani 12 Eylülde kargaşa anarşi terörizm bölücülük vs. böyle bir tehlikeyle devletin güçleri harekete geçti fakat işin enteresan tarafı 28 şubat sürecinde devletin içersindeki devleti yöneten bir kısım teröristler sanki bu devletin insanlarını birbirinden ayrıştırmak ve koğuşturmakla ilgili birbirlerinden uzaklaştırmakla ilgili bir organizasyon yaptılar. Bu organizasyona yine BBP ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun başkanlığındaki hareket tavrını koymuştur. Eğer 28 şubat sürecinde birileri emellerine ulaşamadılarsa o günkü meclisteki 8 kişilik milletvekili sayesinde, önce Allahın izniyle sonra onların dirençleri sayesinde olmştur. Gerçekten ne yaptılarsa karşılarında yılmayacak aşılmayacak bir setle karşılaştılar. Bu da Muhsin Yazıcıoğlunun o günki idare ettiği BBP'nin fikir ve düşüncesiydi. Mesela Türkiye ne İran olacaktır, ne Suriye ne de Cezayir... Bu söz o günkü Türkiye de bu milleti karanlık mecralara sürüklemek isteyen grupların ve tehlikeli odakların oyununu ortaya çıkarmıştır. Ben ordum için herşeyi vermeye hazırım ve ordumu çok seviyorum. Fakat bu ordunun topu tüfeği millete yönelecekse ben o tankın üzerine çıkarım. Bunlar muhtemelen birilerinin yapacakları oyunları tamamen bozan ortadan kaldıran şeylerdi. Buna benzer birçok şeyler vardı. Onun için o dönemde mhp'nin tabi bu süreçten önceki dönemde böyle ciddi bir hassasiyetler ortaya koymamasının ve BBP'yi kuran gurubun bu konulardaki ciddi hassasiyetleri kopmalarını sağlamıştır. Böyle bir partiyle meclise girmişti. O şartlar Türkiyenin kaderinde etkili olabilecek ciddi bir dönem getirmiştir. 20. dönem böyle bir meclistir.

Haber ARZ: Büyük Birlik Partisi kadroları ve özellikle belli başlı isimleri Özellikle Sivas ve Kahramanmaraş olaylarında isimleri dillendiriliyor ve bu harekete karşı bir provakasyon hedefi olduğu görülüyor. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu iftiralarla ulaşılmak istenen amaç nedir?

Benzerlikleri var ama çok büyük farklılıkları da var. Hrant Dink, Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas olaylarının. Şu anda birçok şey konuşulur hale geldi. Devletin organları içersinde de halkın içinde de konuşuluyor. Mesela yakın tarihteki olan sivas. Olayl. İlgili madımak oteli hadisesiyle ilgili bir kısım şeyler konuşulmaya başlandığı andan itibaren mahremiyet ortaya çıkmaya başladı. İşte kim olduğu belli olmayan insanların resimleri çıktı. Ne olduğu bilinen bir kısım insanların resimleri çıktı. Hatta Bir kısım insanların konuştuğu ve konuştuğum takdirde hayatımdan endişe ediyorum dediği konular medyaya yansıdı. Bütün bu olaylar bu millete rağmen birilerinin bu millete yaptırdıkları vahşetler olarak görüyorum. Sivas olaylarıyla ilgili meselede. Türkiyedeki ve dünyadaki güçler Türkiyedeki gelişme büyüme ve birlik ve beraberliği zaman zmaan bozabilmek için ta eski tarihlerden bu tarafa alışılagelmiş bu oyunları sergilemişler. Doğudaki şeyh sait isyanına varıncaya kadar 12 Eylül öncesindeki K.Maraş olaylarının çorum olaylarının temelinde de bu yatıyor. O zaman nasıl şeyh saiti ayaklandırmışlar dersim olayları ortaya çıkmış doğudaki kürt isyanları zaman zaman ortaya çıkmış tamamen o günki ingiliz ve fıransızların oyunları bugün de başka bir şekliyle Kmaraş ve çorumda cereyan etmiştir. Bunlar ülkücü solcu, alevi sünni çatışması şekilnde yansıtılmaya çalışılmış milleti parçalamak ve bölmekle ilgili ciddi org. lardır. Bugün Çorum ve Maraş olaylarının teferruatına inilerek incelenmedi anlatılmadı. Olaylar an ve an kişileri ile teker teker değerlendirilmediği için millet daha bilmiyor. Bunlar önümüzdkei günlerde çok ciddi şekilde incelendiğinde görülecektir ki bir kısım güçler bu milleti parçalamak bölmek ve birbirine düşürmek için korkunç oyunlar hazırlamışlardır. 12 Eylül içinde de emellerine ulaşmışlardır. Allah göstermesin daha büyük boyutlara da ulaşabilirdi ama hatıraları hiçbir zaman çorumlu da maraşlı da yaşamak istemiyor. Hatırına dahi getirmek istemiyor. Çünkü kapı komşusuyla ilgili yaşamaş olduğu o acı hatıralar vicdanları ve her iki tarafıda yaralamaktadır üzmektedir.

Haber ARZ: Kerküklü Ülkücülerin şehit edilmesinin ardından yaptığınız 18 Haziran 1979 tarihli bir açıklamanızda Kayseri, Kahramanmaraş yapılmak isteniyor demiş hain emellerin olduğunu vurgulamıştınız. O hain emellerin amacı neydi?

Hemen hemen az önce anlattığımın bir özetiydi. Kerküklü kardeşlerimizin orada şehit edilişyle ilgili hadise çok net bir şekilde kayseride insanların galeyana gelip harekete geçmesi kiteler halinde bir yerleri talan etmesi birilerinin iş yerlerine dükkanlarına saldırması. Böyle bir tahriki o zaman görmüştük ve 12 Eylülden sonra da bu tür bazı hadiseler ortaya çıktı. O günki şartlar içersinde Divriğinde bunu yaşadık. Kayseride bunu yaşadık, uşakta aynı hadiseleri yaşadık. Antepte ve Balıkesir de bu hadiseleri yaşadık. Ben şuna inanıyorum Devletin yöneticilerine rağmen o günkü Ülkücüler, Ülkü Ocaklarının yönetimi ve kadroları belki Kahramanmararaş ve Çorum'a mani olamadılar ama muhtemelen çıkabilecek daha değişik illerimizdeki olaylarının önüne geçtiler ve engellediler. Kayseri'de de bunlar yapılmak isteniyordu. O günki basın açıklamamızın sebebi de buydu. Sadece basın açıklamasıyla kalmadı gittik ve bizzat olay yerni inceleyerek kişilerle insanlarla yapılmak istenenlerle ilgili bilgilendirmelerle sonraki olayların önüne geçtiğimizi inanıyorum. Böyle çalışmalar yürüttük.

Haber ARZ: Tekrar BbP'nin kurulma sürecine dönecek olursak; Alparslan Türkeş gibi bir isme karşı hareket etmek sizi zor durumda bıraktı mı? O dönem ne tür sıkıntılar oldu?

Tabi ki Alparslan Türkeş bizim babamızdan, annemizden herkesten çok sevdiğimiz biz insandı. Yapamayacağımız, O'nun söylediğini yerine getiremeyeceğimiz hiçbirşey yoktu. Bize emeği çok geçmiş bir insandı. Bu şekilde bir lideri terketmek öyle kolay bir hadise değil. Ben Türkeş bey için ona kötü söz söyledi diye babasına kardeşine ateş açan, silahlı çatışmaya giren insanlar biliyorum. Bu şekilde ona bağlı insanlar yetişmiş. Bizde bu kadronun mensuplarıydık. Bu şartlar içersinde bu kadar sevmiş olduğumuz birinden ayrılmak bu kadar kolay bir hadise değil. Biz çok zoru yendik. Belki biz o gün Türkeş beyle ilgili değil, o günki Türkeş beyin yanındaki kadroyla ilgili bir sıkıntıya sahiptik. Ama yine de itiraf ederiz eğer bugün mevcut halimizi yaşıyorsak belki de Türkeş beyin bunda çok büyük katkıları vardır.

Haber ARZ: O gün sizin ayrıldığınız MÇP ile bugün ki mevcut MHP'nin çizgisi arasında fark var mı?

Aslında siyasi münahazaralara girmek istemiyorum artık Mhp'yle ilgili. Çünki artık söyleyecek birşey yok şu anda. Birde sıkıntılı bir dönemden geçiyor Mhp. Belki de kendisini daha kristalize edecek, berraklaştırılacağı bir dönemi yaşıyor. Bu dönemde ona mani olabilecek onu sıkıntıya sokabilecek bir söylem de bizden gelsin istemiyorum.

Haber ARZ: 90'dan sonra Türkeş bey'in etrafının kuşatıldığı bunun bilinen kumpas şeklinde ekibinin bilerek kopartıldığı, sürecin kendileri tarafından hazırlandığı ve Türkeş bey'in vefatından sonra da Mhp'nin gerçekten Ülkücülerinin yerinin olmadığı, şu anda da hala bu sıkıntılar yaşanıyor deniyor. Bir de şu meşhur dava süreci var Türkiyeyle ilgili yapı değişikliğinden söz ediliyor. Bununla beraber ???

Şimdi bu konuya girdiğim takdirde bütün konuşmalarımızı değiştirmemiz lazım. Çünkü bu çok değişik ve çok önemli olan ve belki de ayrı bir tek gündemle tek maddeyle konuşulacak bir mesele. Az konuştuğun zaman çok yanlış anlaşılabilir. Detayına inildiğinde insanların daha iyi anlayabilecekleri bir mevzu. Bu süreci Türkeş beyin ihtilal sonrası veyahutta bizim MÇP'den ayrılışımızla ilgili dönemle ilgili ve sonrası gelişen hadiselerle ilgili anlatmamız mümkün değil. 1960 ihtilalinin özellikle de Türkeş beyin Hindistandan sürgünden dönüşüyle ilgili de bir tarhi anlatarak, bizim 80 öncesi ülkücülük düşüncemizle ilgili, 74 sonrası tekamülümüzle ilgili meseleleri anlatmak gerekir. Bu meseleleri anlattığımız takdirde bir şey anlatabilmemiz mümkün değil. Olsun anlatın denildiği takdirde de birçok insanımızı yaralayacağız, üzeceğiz. Çok detaylı bir konu...

Haber ARZ: MHP ve BBP'nin bu süreç sonrası için ittifakı zaman zaman dillendiriliyor. Böyle bir gereklilik var mı? Bu mümkünmüdür?

Ben siyaseti bıraktım. Eğer siyasetin içersinde olsaydım, aktif siyaset yapabilseydim BBP ve MHP'deki insanlarla görüşürdüm. Çünkü gelinen durum en fazla görüşecekleri bir dönemdir. Yani şunu demiyorum; Birleşirler birleşmezler ama şu anda görüşmeleriyle ilgili çok ciddi bir zemin vardır. Pozisyon ve durum var. Görüşseler, birbirlerinden kopuk olmasalar, birbirlerini dinleseler çok iyi olur diye düşünüyorum.

Haber ARZ: Ülkücü hareketteki Büyük Birlik ve Türk-İslam davası içersinde Muhsin Yazıcıoğlu'nu anlatmanızı istirham etsek?

Bu konuyla ilgili Muhsin yazıcıoğlunun milletin birlikteliği, milli ve islami kimliğiyle ilgili düşüncesi ve tavrı Onun ölümüyle birlikte netce ortaya çıkmıştır. Yani Muhsin Yazıcıoğlu ne yapmak istiyordu diye bir soru sorulsaydı; bu soruyu çevirdiğimiz zaman bir şeklide budur. Muhsin Yaızcıoğlu kocatepeyi yapmak istiyordu. Nedir kocatepe? Bu milletin hep beraber bir anda avuç açıp aynı şey için Allaha dua etmesidir. Bu nedir en büyük birliktir. Muhsin Yazıcıoğlu bunu yapmak istiyordu. Ne istiyordu? Kürt, Türk Alevi herpsinin bu milletin insanları bu milletin diğer fertleri bu milletin içersindeki renkler desenlerin hepsini bir anda bu milletin ve devletin geleceğiyle ilgili aynı şekilde yakarmalarını. Bu tarihte tekerrür etmişti. Ben bunu bir kıbrıs olayında gördüm. O zaman öğretmendim köylere gittim. O zaman Alevi Sünni ayrımı vardı. Hiçbir köye gidemiyordum ama o gün kıbrıs meselesiyle ilgili görevlendirildim. Kıbrısa yardım toplamak için alevi köylerine gittim. Beni bağırlarına bastılar. Baktım ki hiçbir farkımız yok. O gün dehşete kapıldım zaten. Birileri bizi alevi sünni diye ayırıyorlardı fakat oraya gittim bu ülkenin geleceği için alevi sunni ayrımı yokmuş. Ne verilebilecekse herşeyi verebilecek kadar ülkelerini, vatanlarını seviyorlar. İşte insan yaşamadan bazı şeyleri göremiyor. Muhsin Yazıcıoğlu da hayatın içinde birçok badireleri yaşadı gördü ve netice itibariyle en net şekilde yapmak istediği ordusunu, hükümetini, polisini askerini işçicini çiftçisini Kürt'ünü Türk'ünü batılısını doğulusunu bir araya getirebilmek bu milletin çıkarları ve menfaatleri için hem çalışmak hem Allaha dua etmek düşüncesindeydi. Bunun için de Kocatepe'de çıktım baktım orada Rahşan Ecevit gelmiş Genelkurmay başkanı gelmiş başbakan gelmiş, soldaki ve aşırı uçtaki partilerin yöneticileri gelmiş. İşçisi bekçisi çiftçisi gelmiş iş adamı gelmiş Türkiyenin bütün insanlarını temsil noktası tamamen orada. Ve hoca amin diye seslendiği zaman hepsi birden avucunu açtı. Bende yukardan, yüksekçe bi yerden izledim. Ya Rabbim bizim yapmak istediğimiz buydu. artık bu insanın ölümüyle gördük. Demek ki O bir vesileyle bu milletin hep birden avucunu Allaha bir anda yakarmak için kaldırtıyorsa demek ki bu anları biz birçok defa yaptırabiliriz. Demek ki yaptırılabiliyormuş... İşte Muhsin Yazıcıoğlu'nun fikir ve düşüncesi yapmak istedikleri de buydu. Onun mücadelesini veriyordu. BBP olarak biz de ayrılırken siyasi hayatımız içersindeki yapacaklarımız bunlara yönelikti. Hasbel kader elimizden geldiği kadar yapmaya gayret ettik. Muhsin Yazıcıoğlu'nun yaptığını bu millet tescilledi. Bizimki nasıl olur bilmiyorum. Allah akibetimizi hayreylesin.

Haber ARZ: Muhsin Başkan'a çok yakın isimlerden biri olmanız hasebiyle O'nunla birçok anınız vardır. Hafızanızda yer edinen ve unutamadığınız birkaç anınızı bizimle paylaşırmısınız?

Biraz ciddiyetin dışına çıkarak anlatayım. Yaşar Yıldırım'ın babasının hediyesi bir kaşkol vardı. Kırmızı bir kaşkol... Çok seviyordum o kaşkolu. Bana yakışıyordu. Birgün Muhsin Yazıcıoğlu lacivert bir pardesü almıştı. O'nun içersine bordo o atkıyı koyunca o kadar yakıştı ki, ver de şunu bir tur atalım dedi. Dedim ki ama alırım tekrar senden, yani temelli vermem. Evimizdeki atkı, sende kullanırsın ben de kullanırım. Zaten öyleydi. Birbirimizin pardesüsünü hepimiz kullanıyorduk.

Haber ARZ / İlknur KOÇ'un Özel Röportajı....

Atkıyı aldı gitti Başkan. Kızılay'a gitmiş. Kızılay'da solcular zafer çarşısının önünde görmüşler. Saldırmışlar Başkana, tabi bu badirenin içersinde bizim atkı kayboldu... Neyse Başkan çıktı geldi bir baktık ki bayağı kavga etmiş. Hem hırpalanmış hem de polisler gelmişler. Bir taraftan da aranıyor. Hem polisten kurtulmak, hem onlardan kurtulmak düşüncesiyle atkıyı matkıyı unutmuş. Kendisi bir sürü sıkıntı çekmiş bunların hiçbirine üzülmüyor. O atkıyı benim çok sevdiğimi bildiği için Eyvahhh! Dedi. Hasan ne yapacağız? Atkıyı kaybettim, düşürdüm. Ondan sonra dedi ki; akşam karanlığı hadi zafer çarşısına gidiyoruz. Niye dedim? Belki atkı düşmüştür dedi. Gittik beraber atkı aradık. Yani böyle enteresan hatıralarımız oluyor.

http://www.haberarz.com/images/upload/Roportaj-3%20%28600%20x%20450%29.jpg

Haber ARZ: BBP'nin son dönemlerinde siyasetten uzak durmaya çalıştınız. Bu durum zaman zaman eleştirel yorumlara da sebep oldu. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu bana bu övgüdür. Öyle görüyorum bu sizin teveccühünüz. Teşekkür ediyorum. Allah Razı Olsun. İnşaAllah öyledir. Rabbimde sevdiği ve sevdirdiği kullarından eylesin bizleri.

Muhsin bey'in sağlığında da zaten ben politikaya soğuk bakan bir insandım. Hatta parti kurulma sürecinde Selçuklu Vakfı vardı ve başkanı bendim. O görevi bırakmak istemedim. “Ben siyaset yapmayım burda kalayım. Okulların açılışlarıyla ilgili çalışma yapayım” dedim. O da “Yok senin de gelmeni istiyorum” dedi. Çaresiz siyasetin içinde oldum. Fakat politika benim mizacıma çok tersti. Hiç severek yapabildiğim birşey değildi. Siyaseti sevmiyorum, bir fikir ve düşüncenin, inancın mücadelesini yapmak zevk verir, haz verir. Bunu başkan parti olarak parti faaliyeti istedi. Yol yoldur. Hatta düşünce ve fikrini bir ülkeye hakim kılabilmek için en kestirme yolda politikadır. Fakat benim hoşuma gitmiyordu. 2002 yılı içersinde ben kendisinden bu konuyla ilgili müsaade istedim. Dedi ki “Tamam ama İstişare de bazı özel görevlerde felan olmalısın” Bazı özel çalışmalarla ilgili her zaman yanında olacağıma söz vermeme gerek yok ölene kadar beraberiz zaten. Ama benim birtek şeyim var aktif siyasette yer almıyorum.

Haber ARZ / İlknur KOÇ'un Özel Röportajı....

2002'den sonraki kongrede YİK'e almış. Ben dedim ki neden aldınız? Ben gücendim bana sormadan neden aldınız diye. O da bana gücendi. “Senin haberin olmadan senin hakkında insiyatif kullanamayacakmıyım Hasan? ” dedi. Ben çok utandım öyle deyince. Doğruydu, yani ben ona herşeyimi teslim etmişim. Benim gıyabımda benim haberim olmadan insiyatif kullanamaz mı? Tabi ki kullanır. Özür Dilerim dedim. Bu zamana kadar YİK üyeliğimiz devam etti. Benim bu mizacımı çok iyi biliyordu Başkan. Onun düşüncesi daha değişik yönlerdeydi.

Bu vakfın kuruluşuyla ilgili meselede O'nun sağlığında böyle bir vakıf kurma çalışmamız vardı. Fakat bir türlü nasip olmamıştı. Netice de vefatından sonra zemini ve atmosferi çok rahat gördük. Bir de Kocatepe ruhunu yaşadıktan sonra öyle bir vakıf kurarak Onun düşüncelerini, fikirlerini yaşatmak derdine girdik. Sadece O'nun değil hepimizin yani o dönemki arkadaşlarımızın fikirlerini... İnandığın dava için mücadele yollarından biri de bu tür faaliyetlerdir. Bende kendimi bu tür faaliyetlerin içersinde daha huzurlu, daha mutlu gördüm. Şu andan itibaren de vaktim nasip ederse hiçbir zaman politikanın içersine girmeden hizmetlerimi bu şekilde yaparım inş. Onun için de siyasetin içinde yokum. Fakat arkadaşlarımın, fikirdaşlarımın inançdaşlarımın yoldaşlarımın Allahın izniyle sonuna kadar emrinde ve hizmetindeyim. Bu genç veya yaşlı hiç fark etmez. Allah için, Millet için, Devlet için çalışan herkesin emrindeyim.

Haber ARZ: Muhsin Yazıcıoğlu'nun şehadeti sürecine gelirsek sizce bu elim olay kaza mıydı? Suikast mi?

Kaza süreciyle ilgili çok ciddi şeylerde önümüzdeki günlerde ortaya çıkacaktır. Şimdi bir savcıda. Anlatacağımız şeyler savcının soruşturmasını etki edebilecek olabilir. Detayına girmeden şunu söylüyorum; Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatıyla ilgili hadisenin üzerinde çok ciddi şekilde duruyoruz. Ne varsa ortaya çıkartılması için ve ondan sonra bizlerin üzerine düşen vazifelerin ne olduğunun idrakinde ve şuurunda olarak bu süreci takip edeceğiz. Ve bu süreci birlikte devam ettireceğiz.

Haber ARZ: Bir kazadan çok suikastti diyebilirmiyiz?

Hiçbir şeye kesin gözüyle bakmıyoruz. Hem sonuna kadar kaza gibi veya sonuna kadar suikastmiş gibi, olağan dışı bir olaymış gibi meselenin takibinde bulunacağız. Neticeyi aldıktan sonra ancak huzura kavuşacağız. Bu süreci böyle takip ediyoruz.

Haber ARZ: Ülkücü hareketin genel olarak mhp ve bbp'de dahil; sizden sonraki kuşakta, zamanlarına uygun olarak “İşte Bu” diyebileceğiniz yeni nesil ülkücüler varmı birkaç isim verebilirmisiniz?

İsim zikretmem unutmuş olduğum insanlara hakaret olur. Yanlış olur. Böyle birşeyden sakınırım, imtina ederim. Fakat hiçbir zaman iyi insanlar, olgun insanlar tükenmiş değil. Biri biter diğeri gelir İnşaAllah. Vakıf olarak bizim şu anda yapmış olduğumuz mücadelenin ana kaynağı da şudur; böyle insanların yetişmesi ve gelecek nesillere bir kuşağı aktarabilmek ve yeni bir kuşağın bu düşünceleri devam ettirmesidir. Ümitsizlik karamsarlık bize göre değildir. Allahın izniyle bu mücadele bu fikir devam edecektir. Rabbim birileri vazgeçse de birileri mücadele etmese de dininin mücadelesini yapacak insanları yaratır. Bizlerin himmetleriyle olabilecek birşey değil, belki Rabbim bizleri vesile ederek bu mücadelede Allahın izniyle önderler ortaya çıkaracaktır. Biz olmasak da ortaya çıkacaktır.

Haber ARZ: BDP'lilerin özerklik ilanı ve sürekli devam eden tahrikleri var. Bu durumu neye bağlıyorsunuz ve çözüm konusunda neler yapılmalıdır?

Ben bu konuda yapılan mücadele şeklinin sağlıklı bir mücadele olduğu kanaatinde değilim. Önümüze hayali düşmanlar konulmuş, hayali düşmanların arkasında başka düşmanlar eylemlerini yapıyorlar. Tabiri caizse biz yeldeğirmenleriyle savaşıyoruz. Bizim için bu konudaki en büyük tehlike doğudaki halkımızı kaybetmemizdir. Yıllardır terörle ilgili mücadelede bu mesele göz ardı edilmiştir. İlla ki askerle olsun, polisle olsun, özel görevlilerle olsun bunların hepsi saygıyla karşılanabilecek yollardır, usullerdir, metodlardır ama şu anda Bdp nin ve pkk'nın yapmış olduğu birşey var. Hep kendilerini milyonlara varan doğudaki halka dayandırma ve onların arkalarında olduğuyla ilgili bir imajla dünya platformuna çıkma. Türkiyenin şu anki yönetiminin yanlışlıkları neticesinde, doğudaki halkın temsilcisi olarak kendilerini batıya ve demokratik ülkelerin tamamına neredeyse kabul ettirdiler.

Devlet olarak, devletin yöneticileri olarak bizim bunu yıkmamız lazım. Bunu yıkmadığımız müddetce pkk ve terörizmle ilgili mücadelede başarıya ulaşmamız mümkün değil. Belki de yavaşında ötesinde doğudaki halkımızı kaybediyoruz. Milletin ayrışmasına kendi usullerimizle yöntemlerimizle bazen çanak da tutuyoruz. Şu anda devletin bu konuyla ilgili hassasiyet gösterip, doğudaki insanımızın kaybedilmemesiyle ilgili çalışma içersine girmesi gerekiyor. Bdp ve pkk'yı tamamen onlardan ayrıştırması gerekiyor.

Haber ARZ / İlknur KOÇ'un Özel Röportajı....

Doğudaki 300 tane gencin taş atması halkın tamamına maal ediliyor. Sanki halkın tamamı ayaklanmış gibi gösteriliyor. Diyarbakırda bu yaşanıyor... Ancak Batı ülkelerine baktığımız zaman belki de kat kat fazlası olabilen ciddi eylemlerin ve olayların medyaya ve basına yansıdığıyla ilgili en ufak bir emare göremiyoruz. Bizde ise bu konuda devlet ve idare edenler üzerlerine düşeni tam manasıyla yaptıkları kanaatinde değilim. Bazen hayır sandıklarımızda şer, şer sandıklarımızda hayır çıkacağı ayeti kerimeyi meal ederim. Şuna inanıyorum ; yaptıklarının altında bdp'lilerde pkklılarda kalacaktır. Şu anda ayırmak ve özerk bir yönetimle yönetilmek istenen insanlara gidip deseler ki “ Doğu Anadoluyu ayrıştırdık. Doğu Anadolu burada yaşayan insanlarındır. Yarına kadar burada yaşayanlar burada kalsın. Yaşamayanlar batıya göçsün” Doğu Anadolu da bir tane insan kalmayacak. Böyle bir bilinen varken Türkiye'nin ciddi politikalar geliştirmesi gerekiyor. Pkk ve Bdp'nin elindeki oyuncaklarının alınması ve oyunlarının bozulması gerekiyor. Bunun yapıldığı takdirde ancak terörizmin önüne geçebiliriz. Bu daha detaylı ve teferruatlı şekilde de anlatılabilir. Yani detayına da inilebilir. İnşaAllah vakıf bünyesinde terörizmle ve pkk ile mücadele nasıl yapılır diye bir araştırma yapabiliriz.

Haber ARZ: Art arda gelen şehit haberleri vatandaşlarımızı tedirgin etmekte, iç karışıklık dillendirilmektedir. Ortadoğu'daki gelişmeler ışığında süreç nereye doğru sürükleniyor?

Avrupa ülkeleri ekonomik badirenin içersindeyken ve ekonomileri çökmüşken, Amerikanın ekonomisi çökmüş bir konuma giderken, Türkiyenin ekonomisinin gelişmiş olması ve büyüyen bir ülke olması Avrupalıları ve Amerikayı çok ciddi şekilde tedirgin ettiği kanaatindeyim. Çünkü bir Amerikanın çökmesi aynı fay hatları gibi... Orası çöküyorsa Anadolu'nun yükselmesi manasına geliyor. Ve Türk Devleti yükselecektir, büyüyecektir. Böyle bir pozisyonda çok güçlü bir Türkiyenin ortaya çıkması an meselesidir. Bunun önüne geçebilmek de Avrupa'nın birinci derecede vazifesidir.

Çünkü kendi sıkıntılarıyla uğraşırken bir doğu medeniyetinin, Türk medeniyetinin yeniden ortaya çıkması ve büyümesi Avrupanın bir daha büyümesinin tamamen önüne geçilmesi anlamına gelir. Avrupa bunu görüyor, inceliyor ve 20 yıllık, 100 yıllık bir hesap yapıyor. Bu hesapların neticesinde Türk devletinin büyümemesi, gelişmemesi, ekonomisinin çok ciddi noktalara gelmemesi gerekiyor. Ortadoğu'nun lideri olmaması gerekiyor. Onlar için en iyisi, mevcut sınırlarını muhafaza eden ve kendi iç kavga ve kargaşasıyla boğuşan bir ülke konumunda kalması gerekiyor. Şuanda Türkiye'deki bütün olup bitenlerin sebebi yabancı güçlerin oyunlarının neticesidir. Yapmak istedikleri de budur. Bütün bunlardan sonra gerçekten Türkiye'nin dış politikasını çok beğeniyorum. İnşaAllah hata yapmadan bu şekilde götürdükleri takdirde Dünya nezdinde itibarı olan bir Türk Devleti ortaya çıkacaktır. Ortadoğudaki devletlerin, Arap topluluklarının ve Türk cumhuriyetlerinin yerine göre hem manevi anlamda hemde maddi manada bir gelişmiş ülkeye ihtiyaçları olacaktır ki bu Türkiye olacaktır. Bu ihtiyaç arttıkça Türkiye büyüyecektir. Kendisinden beklentisi olanlara daha iyi hizmet etmekte olacaktır. Cenabı Allah bazı milletlere istese de istemese de hizmet vazifesini verir. Ben bundan gocunmuyorum. İnşaAllah sonuna kadar Allahın hizmetkarı, Allaha hizmet eden, Allaha hizmet ettiği için de insanlara hizmet eden bir millet olarak devam ederiz.

Haber ARZ: Bugün ülkenin iyi yönetilmediği konuşuluyor. Kurumlarda sıkandallar bitmiyor... Mesela eğitim alanında... Ösym hata ve yanlışlarıyla anılır oldu. Bu keşmekeşliği yıllar önce 14 Haziran 1979 tarihli Hergün gazetesine yağtığınız açıklamada sorunun düzenin yapısı olduğunu düzen değişmedikçe çözüm bulunamayacağını ifade etmiştiniz. Hala aynı düzen mi hüküm sürüyor?

Dünyada da böyle, bizde de böyle... Şark ülkelerinde bu durum daha da belirgin, birden bire kurumların yapılarını değiştirmek mümkün değildir. Siyasi olarak istediğin kadar iktidara gel kurumların içindeki yapılanma siyaset farkı gözetmeksizin kendisini muhafaza eder. Şimdi benim neticede görebildiğim birşey var. Diyelim ki ÖSYM'de yıllardır çöreklenmiş bir kadro var. Ordaki kadronun tamamını kapı dışarı ettiğin zaman zulüm etmiş olursun. İçerdeki insanlarla bu işi götüreyim dediğin zaman mukavemetle karşılaşırsın. Hem mukavemetle karşılaşacaksın, hainlik yapanı atacaksın, hem de diğerlerini sisteme adapte etmeye gayret edeceksin. Bunların hepsini bir arada götürebilmek ister istemez bir süreci gerektiren şeylerdir. Birden bire kesip atabileceğin hadiseler değil. Şu anda Türkiyenin içersindeki birçok kurum kendi içersinde yıllardır yerleşmiş olan kadroların mukavemetiyle karşılaşıyor. O mukavemet hükümetlere de yeniliklere de hatalar yaptırıyor. ÖSYM'de yapılan hadise tamamen çörekleşmiş bir kadronun mevcut olan yeni sistemi kötü gösterebilmek için yapmış olduğu organizasyondur. Bunu ne hükümet anlatabilir. Ne yapan söyler. Ancak bizim gibi siyasi bir beklentisi, bir çıkarı olmayan kötüye kötü, iyiye iyi diyebilme durumunda olabilen insanlar yapabilir. Biz söyleyebiliyoruz. Hükümet bunu da söyleyemiyor.

Şu anda Türkiyenin içersindeki kurumların direnciyle karşılaşıyoruz. Düzen nedir? Devleti idare eden kadroların kendi menfaatlerini ve çıkarlarını bu milletin menfaatlerinin ve çıkarlarının önünde tutarak kendilerini muhafaza etmesidir, direnmesidir. Yapılan hadise de budur. Geçmişteki düzenin bozukluğu da bundan kaynaklanıyordu. Bu asker de olabilir, hukuk da olabilir, kuvvetler ayrımındaki kuvvetler de olabilir. Meclisin kendi yapılanması seçim sistemiyle ilgili eski konumunu koruması da o kurumun kendisini muhafaza etmesidir. Halen Liderlik sultasının devam etmesinin sebebi de budur. Başbakan Tayyip Erdoğan da daha önceden demişti lider sultası ortadan kalkacaktır diye. Fakat kimse yapamıyor, geldiği zaman mevcut yapıyı devam ettirmekle ilgili bir direnç gösteriyor. Hukuk alanında, askeriye de ve devletin çeşitli kurumlarında, bu mücadele devam edecektir. Ama tam 12 Eylül gibi değil. Şu andaki gelinen nokta itibariyle ümitvar olunan geleceğe ümitle bakmış olduğum şekilde kötü düzenin yıkıldığını görüyorum.

Haber ARZ: Muhsin Yazıcıoğlu'nun şehadeti'nden sonra Gönüllerde Birlik Vakfını kurdunuz. Vakfınızın ne gibi faaliyet plan, proje ve programları var? Biraz bahsedermisiniz?

Kocatepedeki manzarayı Türkiyeye Şamil kılmak. Vakfın birinci derecedeki amacı şudur; Bu milletin birlikte dua edebileceği anları, hadiseleri, olayları, gelişmeleri yapabilmek. Bunu ne kadar çok yapabilirsek, ne kadar çok sağlarsak bu ülkedeki birliktelik o kadar artacaktır. Bir de bunu yapabilecek kadroları yetiştirmekle ilgili faaliyetler... Önümüzdeki dönemlerde gençlik yetiştirecektir. Devleti, Milleti yönetecek kadroların şuurlu bir şekilde yetişmesini sağlayabilecek eğitim çalışmaları yapacaktır.

Haber ARZ: Bunlarda kurumlara destek içersinde mi?

Bir taraftan dış politikayla ilgili ve iç politikayla ilgili diğer taraftan aksak görünen noktalarla ilgili yönetime bilgi verebilecek, ışık tutabilecek ve aklı yeten insaları bir araya getirerek potansiyel üreterek bu potansiyeli devletin yönetiminde bulunan insanlara sunacak şekilde. Kurumlara bilgileri verecek bir noktada strateji enstitüsü gibi hareket edecek, bunun haricinde gençlere ışık tutabilecek bir eğitim çalışması ve gençlerin yetişmesiyle ilgili ciddi kaynaklar oluşturarak yurt dışında çok zeki ve kimsesiz çocukların okutulmasıyla ilgili, yani ülkenin menfaatine olabilecek birçok şeyle ilgili bu faaliyetleri yürütürken, diğer taraftan ülkedeki insanların barışık halde yaşamalarının alt yapısı nasıl olur? Mesela bu pkk nasıl bitirilebilir? Bu bir çalışmadır. Türkiyedeki ayrılıkların önüne geçilerek, farklılıkların kilimin desenleri olduğu nasıl bu millete kabul ettirilebilir? Bunlara ışık tutabilecek alt yapı çalışmaları vakfın çalışma alanı içersinde olan çalışmalardır.

Haber ARZ: Biraz da özele dair aile hayatınızla ilgili konuşacak olursak nasıl ifade edersiniz?

Ben İhtilalden sonra evlendim ve üniversiteyi yeni bitiren bir oğlum var. 3 kişilik bir aileyiz. Hanımım ihtilalden önce üniversiteye girdi fakat ihtilalden çok sonra üniversiteyi bitirdi. 1980'den sonra tanıştık biz. İhtilalden önce tanımazdım. İhtilalden önce bizim en çok hassasiyet gösterdiğimiz hadise şuydu; Birçok arkadaşımız flört olmuştur fakat yönetim kadrosundaki arkadaşların ben şans diyorum buna. Böyle bir şansları yoktu. Çünkü onlar özel hayatlarına çok dikkat etmeleri gerekiyordu. Onun için bu manada Muhsin Başkanın olsun, benim olsun kız arkadaşlık felan gibi bir şansımız yoktu. Fakat o dönemde 12 Eylül öncesinde anlaşıp evlenme kararı alan birçok arkadaşımız olmuştur. Bunların birçoğu hapishane hayatları boyunca çok ciddi sıkıntılar çekmişlerdir.

Düşünün idam edilip edilmeyeceği bile belli olmayan, bir ömür boyu hapishanede yatıp yatmayacağı bilinmeyen bir insanı dışarda birileri bekliyor. Kolay bir hadise değil. Biz bunları yanımızda yatan arkadaşlarımızda yaşadık. Bunlar roman olacak şeyler. Mesela sol bunu tv dizilerinde çok güzel işliyor fakat bizim camiada bunlar işlenmiyor. İçeri düşüpte çoluğu çocuğu dışarda kalan insanların şiirleri, hatıraları, nişanlısı ziyarete gelemeyip göremeyip sadece mahkeme salonlarında el işareti yapanlar, biz mahalle tabiriyle ısmar deriz. Ismarlama bilgilerle sevgilerini gösteren insanların yaşadıklarını gördük. Tabi ben şunu gördüm; iyiki birine söz vererek hapishaneye gelmemişim. Çünkü öyle gelmiş olsaydım hapishane hayatım bana zulüm ve işkence olurdu. Fakat bu zulüm ve işkenceyi çeken arkadaşlarımız vardı. Gerçekten saygı duyulabilecek biçimde. Mesela bir türkü varya “Metrisin Önü bir uzun alan, bir tek seni sevdim gerisi yalan.” Orada Bir şey ifade ediyor; hapishanede yaşayan insan için çok çok etkileyici birşey. Yaşamayan insanın fazla idrakinin olabileceğini düşünemiyorum.

Mesela bir insanı seviyor ve gece gündüz her anı, yemek yerken, içerken, uykusunda, rüyasında, gezerken, sopa yerken, işkence görürken hep onu düşünüyor onu hayal ediyor. Çok değişik duygular. İşenmesi ve anlatılması, gelecek kuşaklara aktarılması gereken hadiseler. Size ben bir hatıramı anlatayım; Bir arkadaşımız var. Şimdi Kayseri üniversitesinde profesör. O da Hacettepe'de okuyordu bir davadan içerde yattı, çıktı. Ahmet Tevfik Ozan bir şiir yazmış şöyle diyor; Güneşde Adam Asmazlar...

Ben aylarca şu ranzada güneş doğunca uyurum

Güneşte adam asmazlar… yarım günlük bir saadet

Her gece yatsıyla gelen soğuk bir şey duyuyorum

Abdest al, güneşi bekle… böyle aylarca devam et

 

Suçum olsa, biliyorum öpmez anlımdan melekler

Ve gözyaşlarıma konmaz o nurani kelebekler

Bu soğuk sessizlik ne? Ve niçin ana hasreti?

Niçin adımı kimse bilmez? Hem nereden bilecekler?

 

Ses de, sükut da burada hep ölümü hatırlatır

Gelsin baş üstünde yeri var. Ve fakat beklemek bir tuhaf

Yüreğini şu tavanın bilmem ki kimler kanatır

Ve niçin ateş perdeler gözbebeklerinde saf saf

 

Bir güvercin, bir balık nasıl masum ölürse

Nasıl çatlarsa bir nar, cennetten bir tat için

Gelsin ölüm yüceler yücesi Rabbimden

Yaşanmaz anlatılmaz bir yeşil Murat için

 

Ben aylarca şu ranzada güneş doğunca uyurum

Güneşte adam asmazlar… yarım günlük bir saadet

Her gece yatsıyla gelen soğuk bir şey duyuyorum

Abdest al, güneşi bekle… böyle aylarca devam et

Şiirde beni çok etkiledi tabi. Okuyorum acilciler ( Sol Fraksyon ) diye bir gurup var. İdamını bekleyen biri var. Ben bu şiiri okur okumaz bana en yakın solcuların ranzasına oturup arkasını döner. Bir iki defa gördüm. Allah Allah neden böyle yapıyor diye düşündüm. Sonra anladım ki şiirin etkisinde kalıyor. Benden dinliyor, hüzünleniyor gidiyor. Öyle bir hususiyet gelişti ki göz göze geliyoruz. Sanki ne olur o şiiri bir daha oku diyor. Hemen dergiyi alıyorum ben, koşa koşa geliyor. Hiç birbirimizle konuşmadan ranzanın en yakın yerinden arkasını dönüyor. Ben arkadaşlardan birine dedim ki, git bakıyım ne yapıyor. Gitti bakmış ağlıyor. Mesela bu çok dramatik.

Haber ARZ: Sonra hiç karşılaştınız mı? Daha sonra karşılaştığınızda nasıl oluyor?

Kızılayda hanımla geziyoruz bir gün. Saçı, Sakalı birbirine karışmış biri geldi. Birden kucakladı Hasan abi diye... Yüzüne baktım, tanıyamadım. Merhaba gardaş felan. Ya abi sen beni tanıyamadın dedi. Evet tanıyamadım dedim. Ben 6. koğuştan dedi bir isim söyledi. Ya abi dedi içim kaynıyor dedi. Sizi çok seviyorum dedi. Ayrı guruplarda olmamıza rağmen bir taassubumuz vardı dedi. Gerçekten sizi çok seviyorum dedi. Geldi orada hanıma döndü dedi ki; Yenge korkma kılığımdan kıyafetimden Hasan abiyi seven bir komünistim dedi.

Ziyaretler de oldu. Askere gittik mesela. Biz 25-30 kişiydik. Onlar 30-40 kişi. Onlar kendilerini gizliyorlar ve ayrı geziyorlar. Biz biliyoruz tabi, biz de ayrı geziyoruz gurup olarak. Amerikada Almanyada İngilterede Yüksek tahsil görmüş olanlarda askerlik için gelmişler. Bizi böyle kurallara uyan insanlar olarak görüyorlar. Bir gün isyan ediyorlar bunlar. Haydi binbaşıya gideceğiz, albaya gideceğiz diyorlar. Sonra bize de ne biçim adamlarsınız böyle mızmız insan mı olur? Hakkını aramayan insan mı olur? Niye baş kaldırmıyorsunuz felan diyorlar? Merkez komiteden biri vardı. O da bizimle beraber askerlik yapıyordu. Bana baktı göz göze geldik. Ne dersin ? Tam böyle göz göze anlaşıyoruz. Şimdi arkadaşlar hatır hürmet gösteriyor O vatandaş da en sonunda bana dönmüş ne bu Hasan Çağlayan'da ne var buna hürmet gösteriyorsunuz. Benim tahsilim bundan iyi, ben daha yakışıklıyım. Ben bundan daha iyi nişan alıyorum, daha iyi koşuyorum... Neden buna saygı gösteriyorsunuz da bana saygı göstermiyorsunuz? diye bizim arkadaşlara kızıyor. Tabi bizim ekip olduğumuzu bilmiyor. Birgün ben askerdeyken Tercüman gazetesi manşet atmış. Savcının tekrar idam istemesine rağmen Hasan Çağlayan ve Yılma Durak şu anda dışardalar diye. Savcının mütalasını manşetten vermiş. Simit kuyruğuna giriyorlar bende girerdim. Önümde de onlar var. Bir baktım önümden kaybolmuşlar onlar. Yurt dışından gelenler... Sabah erken kalkmış ve Gazeteyi okumuş. Böyle enteresan hatıralar oluyor... Bazıları anlatırsın, ağladığımız hadiselere güldüğümüz çok hatıralarımız var. Orda ağlamışızdır mesela. Dışarda anlattığınız zaman insanlar çok gülüyorlar. Arkadaşlar derler ki hatıralarınızı anlatın. Yerinde ve zamanında ağlanılan sonradan anlatıldığı zaman gülen hatıralarımı anlatmayacağım.

Haber ARZ: Hala aynı fikirdemisiniz?

Yok anlatmak gerekiyor. Gülseler bile anlatmak gerekiyor. Ben öğretmenlik yapıyorum. Köylülere fıkralar anlatıyoruz gülmüyorlar. Biz gülüyoruz öğretmen arkadaşlarla. Soruyoruz niye gülmüyorsunuz? Diyorlar ki niye güleceğiz? Fıkra anlattık diyoruz. Gülmek mi gerekiyor diyorlar. Tabi yani bu gülmek için anlatılıyor. Eee o zaman bitti deyin o zaman bize diyorlar. Sonra biz fıkrayı anlatıyorduk. Fıkranın gülünçlüğü bir tarafa o bitti kelimesini söyleyeceğiz diye yerlere yatıyorduk...

Haber ARZ: Son olarak Muhsin Yazıcıoğlu'nun izinden gitme iddiasında olan Alperenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Muhsin Yazıcıoğlu'nun izinden değil. Muhsin Yazıcıoğlu'nun izinden gittiği insanın takibini yapacağız sonuna kadar. O iz devamlı var. O izi çok iyi takip edenler var. Muhsin Yazıcıoğlu çok iyi takip edenlerdendi. O iz devam edecek, takip edenler çıkacaktır. Bizler inşaAllah o izden gideceğiz...


Haber ARZ / İlknur KOÇ'un Özel Röportajı....




Bu haber 3066 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

MUHSİN YAZICIOĞLU

ADAMLIK BİLDİRİSİ...(Muhsin YAZICIOĞLU)

ADAMLIK BİLDİRİSİ...(Muhsin YAZICIOĞLU) 31 Aralık 1954...Horasan kokulu çiçekleri bile kıskandıran ılgıt ılgıt bir rüzgar esti iklim-i ruma.Hemde gelip geç...

Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili ses getirecek iddia

Muhsin Yazıcıoğlu ile ilgili ses getirecek iddia 25 Mart 2009'da seçim gezisi sırasında helikopteri düşen ve hayatını kaybeden BBP lideri Musin Yazıcıoğlu'n...

NASİHAT

NAMAZ

Ben Bitti Demeden Bitmez.22 Eylül 2017

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

MÜSLÜMANCA YAŞAM

ALPEREN

OSMANLI


OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


İSLAM HUZUR

NAMAZINI KIL


YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi